Medyadan ilginç sanat yazıları

ÇAĞDAŞ SANATLARDA ÇÖKÜŞÜN NEDENLERİ

Sanat Eleştirmeni-Art Critic

Damien Hirst

Sanatın yükselişi mi yoksa çöküşü mü demek gerekiyor. Sanat piyasasında  gözlerimiz yenilikleri ararken, eskilerin kötü örneklerini görerek şaşkınlığa uğruyoruz. Bir sanatçı ortaya bir şey koyarken acaba  ne yapıyorum diye kendine sormaz mı? Bu ne şaşkınlık, sorumsuzluk ve sanat adına kepazeliktir. İşin aslına bakarsanız bu yorum doğru fakat bugünlerde bu felsefe pek dikkate alınmıyor çünkü çağdaş sanat balonunda kurallar farklı uygulanıyor: sanatçının ne yaptığı önemsenmiyor, ne kazandıracağı önemseniyor ve ne kadar yatırımcısının olduğu konuşuluyor. Bu durumu da sanatçı değil sanatçıya yatırım yapanlar planlıyor ve  hangi sanatçıya yatırım yapıyorlarsa o sanatçının adını gündemde tutabilmek adına müzayedelerde büyük paralara eserlerini satın alarak bir suni, şişirme piyasa yaratıyorlar. Sanata yatırım yapabilmek için de piyasa kovalayan yatırımcılar sesi yüksek çıkan sanatçıya yatırıma başlıyorlar ve ortaya Damien Hirst gibi şaklabanlar çıkmaya başlıyor.

scope

Scope

Saatchi Online Gallery diye Face Book ortamında bir sayfa var ve İngiltere’deki saatchi galerinin bir hizmeti. Sayfasına tüm dünyadan sanat örnekleri konuluyor. Genellikle de genç sanatçılardan örnekler yer alıyor ve bakıyorsunuz, sanki amatörler  saf tutmuş. De koonig’ler, Pollock’lar, Stella’lar vs ile ilgili çok kötü çalışmalar… kapitalistler  aralarından cımbızla veya yazı tura atarak(!) birilerini alıyor ve piyasaya sokarak isim yapıyorlar.

472251_356401531076736_100001206770155_1086463_893910_o

Dünyanın sayılı sanat organizasyonları, galerileri, müzeleri ve yayınları da günümüzün bu sanat soytarılıklarına sanki kucak açmışlar, sanki birileri sanatın sonunu getirerek, dünyaya yeni bir görsel sanatlar sayfası açabilmek için sinirleri yokluyor. Kapitalizmin sanatta ters çalışan kuralları parayı ön plana çıkarırken, sanatı da geri plana atarak yozlaşmanın günümüz dünyasındaki önemini vurguluyor.

GENÇLER FURYASI

Görsel sanatlarda gençleri sahneye çıkarmak için birbirleri ile yarışan sanat tacirleri, henüz okulu yeni bitirmiş kesimi heyecanlandırarak, piyasaya sözde genç  üstün sanat yetenekleri(!) çıkardıklarını reklam ettiler. Sanata yatırım yapan kesimler de bu durumun rajonunu bozmamak adına, genç yetenekleri(!) müzayede sahnesinde görmek istediklerini sanki beyan ettiler ve genç isimlerin üzerinde fazla araştırma yapılmadan müzayedede eserleri büyük paralara alıcı bularak piyasaları yükseltilmeye başlandı. Bu durum bizim ülkemizde de aynı şeklide  gündeme getirildi, dünyanın sanat piyasası merkezlerinde de… Bir Sothebys, Cristy ve diğer lokal veya uluslar arası müzayede firmaları, henüz özgün olup olmadıkları, kaliteli sanat yapıp yapamadıkları kanıtlanmamış isimleri listelerine alarak, sözde sanat piyasasında bir borsa gereksinimi yaratmaya gittiler. Arap dünyasını sanat piyasasının içine alabilmek adına da Dubai gibi merkezlerde, danışıklı oyunlarını gündeme getirdiler ve bu oyunlar hala sürüyor. Nereye kadar? Bir gün aniden uyanacak olan ve bu yapay piyasalarda yer almamış, gerçekten özgün ve elle tutulur işler yapanları tespit edecek gerçek sanat tarihçileri ortaya çıkana kadar. Şimdilerde  sanat piyasalarına hayretle bakan  konunun gerçek uzmanları, elemelere başladılar bile. Kimileri  prestij sanat yayınlarında çağdaş sanat alanında dönen dolaplara eleştiriler yazarken, örneğin bir Damien Hirst gibi şişirme sanatçıları da deşifre etmekten ve sanat çöplüklerinin büyüdüğüne gönderme yapmaktan kaçınmıyorlar.

(Örneğin: “She Shocking truth about contemporary art”http://lucychenfineart.com/shocking-truth-about-contemporary-art/  linke göz atarsanız, sayfada bulunan video size bugün çağdaş sanat şişirmesinin ne olduğunu  güzelce izah ediyor.)

Her yıl dünyada belki de milyon kişinin üzerinde, sanat öğrenimi bitirenler oluyor. Sadece İngiltere’de yılda 60 bin güzel sanatlar mezunu piyasaya atılıyor ve sanatta para kazanmanın yollarını arıyor.

Çağdaş sanat balonundan, galerilere, müzelere  sergi alanları pazarlayan  emlakçılardan, müzayede şirketlerine, küratörlere, sanat kurumlarında çalışanlara, sanat malzemesi üretenlere, sanat okullarına, ders veren öğretim üyelerine, sanat kurslarına, hobicilere kadar milyonlarca insan bu sektörden ekmek yiyor ve sektörü cazip hale getirebilmek için de kapitalizmin her çirkin oyunları da oynanıyor. Bu sektörde en zararlı çıkanlar yine sanat eğitimi aldıktan sonra  piyasaya atılan sanatçılar oluyor çünkü çağdaş sanat balonu ile birlikte, her kesin sanatçı olduğu ve sanat için eğitimin gerekmediği savı da ortaya atıldı ve şimdilerde, ağabeyler, ablalar ve teyzeler de sanata soyunarak ahkamlar kesmeye başladılar fakat ortada sadece bir nokta var ki, o noktaya ulaşamadan da “ben yaptım oldu” olamıyor: o nokta piyasanın kalbi. Kimler nasıl idare ederse etsinler o noktaya ulaşamadan da bugün çağdaş sanat balonunun içine sızabilmek olanak dışı.

NGartywide_20140221103914855574-620x349

Pillow slip … Tracey Emin’s piece My Bed was tidied up by museum staff who thought it had been vandalised. Picture supplied by London’s Tate Gallery

Read more: http://www.smh.com.au/entertainment/art-and-design/gallery-cleaner-bins-modern-art-worth-15000-20140221-335fo.html#ixzz38zYlLIXt

Bugün çağdaş sanata yatırımın 2000 li yılların başından beri yüzde 80 düştüğünden söz ediliyor ve daha da düşmeye devam ettiği belirtiliyor. Ta ki yeni bir yol bulunana kadar da bu düşüş sürecektir. Bugün sadece akıllı yatırım yapanlar ve uzun dönemde sanattan kazanç elde etmek isteyen uyanık koleksiyoncular kazançlı çıkacaklardır. Bu sanat yatırımcıların da sanat tarihi deneyimi olanlardan meydana geldiği veya sanat tarihi deneyimi olanların danışmanlık yaptığı koleksiyoncular olduğu biliniyor… Bu tür yatırımcıların bir kısmı bugün şişirme sanata yatırım yaparak kısa zamanda kazanç elde etmeye çalışırken, uzun dönem için yatırım yapmayı da sürdürerek, A planı koleksiyonlarını büyütmeye devam ediyorlar… Bu tür  yatırımcılardan birisi “Ben bugün büyük para edecek bir sanat eserine yatırım yaparken, yarın daha fazlasına satabileceğimi düşünürüm. Fakat bugün çok ucuza aldığım bir akıllı sanat yatırımımın ise bana yarınlarda bire yüz bin kazandırabileceğini de tahmin edebiliyorum. İşte akıllı sanat yatırımı da kısaca budur” diyerek, bugün ki şişirme  çağdaş sanatın yarınlarda yerini, bugünden  kaliteli ve özgün, yeni sanat üretenlere bırakacağını ve piyasanın bugünün sessiz duran fakat aslında çok önemli olan sanatçılarına sürpriz yapacağını ileri sürüyor.

HERKES  SANATTAN ANLAR

Son İstanbul bienalini gezerken ziyaretçilerin tepkilerini de ölçmeyi elden bırakmadım: bir sanat eserinin önünde durarak izleyenlerin suratlarına baktığınızda sanki çok önemli bir şifreyi çözebilmek adına uzun uzun inceledikleri göze çarpıyordu. Oysa içlerinden bu ne biçim sanat dediklerini de hissetmemek elde değildi. İnsanlar çoğunlukta  karşısında durdukları sanat eserinin kötü olduğunu söyleyebilme cesareti gösteremiyorlar. Anlamadıklarını sanarak susuyorlar. Oysa bir Ronesans eserine bakarak hayranlıklarını sergileyebilenler, çağdaş sanat çalışmasına baktıklarında da iyi veya kötü diyebilmelidirler. Adam bir çöp torbasını galerinin ortasına koymuş ve çağdaş sanat adına sunuyorsa ona izleyici kahkahalarla da güler veya bu  çöpü sanat adına buradan çöplüğe taşıyın da diyebilir. Birilerinin nasılsa yüzünüze karşı küfretmesi yanlış ise elbette ki bir çöp yığınını da sanat adına önünüze koyarak sözde mesaj vermeye çalışıyorsa, o her türlü yorumu da baştan kabul etmiştir. Hadi birisi bir çöp yığınını veya bir kum, tuz, şeker yığınını, buğday yığınını sanat adına sergilemiş ve sanat dünyasına “İşte ben sanatı böyle size sunarım” demişse o konu bitmiştir… Bugün görüyoruz ki sanat fuarlarında galerilerde habire bir şeylerin piramit oluşturmuş yığınları sanat adına sunuluyor ve birsi de çıkıp çok kötü, nedir bu rezillik diyemiyor. Sanatçının her yaptığı sanatı takip edenler için yeni bir heyecan yaratmalıdır. Fakat günümüzde acaba sanatçı ne tür bir heyecan yarattıracak eserler yapmıştır diye bir sergiye gidiyorsunuz, karşınıza bir başka sanatçının yapmış olduğu eserlerin  benzeri çıkıyor. Sorguluyorsunuz o zaman da, sanat evrenseldir. Her sanatçı aynı şeyleri düşünüp yapabilir diye çıkıyorlar. Peki o zaman iyi ile kötü, ilk yapan ile onu kopya eden nasıl ortaya çıkacak. Suyun kaldırma kuvvetini ileri atan bilim adamı kim diye sorabiliyorsak ve bunun yanıtını da Arşimet olarak verebiliyorsak, sanat eserinin de  ilk yapanını tespit etmeliyiz ki, hangi sanatçının daha önemli olduğunun kararını verelim.

Bilimde uyanıklık ederek bir bilim adamının başarısına sahip çıkmak nasıl suç oluşturuyorsa, sanat alanında da bir sanatçının ortaya koyduğu çalışmasını daha sonralarda yaparak, o sanatçının başarısını inkar etmeye kalkmak da aynı şekilde suç olmalıdır.

_______________________________________________________________________________________________________________________________

CÜMLELERİM ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA: KRAL ÇIPLAK!

Nur Yılmaz

61349_160693373943020_1242038_nNesin sen? Kimsin sen? Nereden geldin de oturdun o sırça köşkün altın varaklı koltuğuna? Hak ediyor muydun orasını? Yoksa satın mı almıştın orasını da? Rahat mıydı bari? Kaç şehidin kanı vardı ellerinde? Ben gördüm şahsen onlarca değildi milyonlarca diyebilirdim rahatsızlıkla! Tarih öncesini de kattım hesabıma! Sen hesapsızlığının yanında, sunduğun çözümsüzlüklerin haddi hesabı yokken ve işin kötüsü bundan utanmayıp binlerce paravanın altında şekil değiştirirken ben gördüm seni: “Kral çıplak!” diye bağırdı cümlelerim.

Elimde avucumda yokken ben vicdanıma sığındım, sen banka hesaplarına güvendin. Sadece parana güvensen güler geçerdim belki. Çok vardı böyle sonradan görmeler ancak sen ne yaptın biliyor musun? Her şeye hâkim olmak istedin. Nefesime ipotek koydurdun! Bunu söylemeye kalktığımda da benden suçlusu, senden günahsızı yoktu. Parklarımı yıktın, çocuklarıma betondan kaleler yapmayı öğrettin. Sonra inşaattan düşünce o günahsız sabiler sen kadere sığındın!

Utanmadın be adam! Kömür karası yüzler en aydınlıktı yanında. En azından emek vardı, alın teri vardı, özveri vardı. Senin de zamanın boldu. Ama sen o zamanı hep birilerini kayırarak, hep birilerinin üzerine giderek harcadın. Yaptığın harcamaları halktan vergi olarak almayı kendine görev bildin. Diğer görevlerini de çoktan unuttun. Türlü bahanelerin vardı. Sonra adını bilmediğin ülkelere sığındın. Sorsak “neresidir?” diye gösteremezdin bile. Bu eğitim sisteminde biz de gösteremezdik, hoş! Biz hoşnutsuzduk bu durumdan ancak sen görmezden geldin, birbirimizi görmeyelim diye üzerimize gaz sıktın. Gözlerimiz yaşardı ama senin vicdanın öyle çorak bir tarlaydı ki göremedin, hiçbir şey yeşertemedin içinde hiçbir şey. Bizlerin içindeki çiçekleri söktün sen! Katilsin bu yüzden! Sadece doğa katili değil kalbimizin katili, ruhumuzun celladısın sen!

Zaman ilerledi, sen görmedin. “Aman diyene kılıç kalkmaz” diyen atalarımızın sözlerini zaten bilmiyordun. Bilseydin böyle davranmazdın! O kadar insafsız olamazdın öyle değil mi? Tek istediği ülkesinde sağlıklı, mutlu, çağdaş, aydınlık yaşamak olan gençleri umutsuzluk uçurumdan aşağı attın. Sorgulayanları sorguladın. Sorgulamayanları baş tacı ettin. Herkese, her gün telefonlar verip; istemediğini, beğenmediğini, dünya görüşüne uymayanları işten attırdın. Sokaktaki siyah kediden “uğursuz” diye kaçardı insanlar ama sayende birbirlerinden kaçmaya başladılar. Çünkü güvensizdiler artık. “Sisler bulvarı” değildi yaşadıkları yer, kocaman ülkeyi kaplamıştı. Bunu fark ettiler.  Fark ettikleri gibi birbirlerinden uzaklaşmaları da bir oldu.

Epik şiir gibi tarihi olan güzel ülkemin sanatını “görmezden” geldin! Aslında çok güzel olabilirdi her şey! Sanatın aydınlığına güvenseydin, onun bir kaçıştan ziyade doğal hayatın dışavurumu olduğunu görebilseydin böyle mi olurdu sence? Hepimiz bu kadar uzak mı olurduk birbirimizden? Sanata düşman olmazdık belki de kim bilir? Ya da gereksiz, zengin işi olarak görülmezdi belki de kim bilir? Sen her şeyin en iyisini biliyorsun ya bunu da bil! Bana gelince, ben yalnız değilim biliyorum. Umudumu da yitirmeyeceğim. Çünkü eğer vazgeçersem en başta sen mutlu olacaksın biliyorum. Ben de bu mutluluğu sana yaşatmayacağım. Çalışacağım. Üreteceğim. İnsan gibi yaşayacağım. İnsan olmak için paylaşacağım. Peki ya sen? Sen o köşkte ne yapacaksın sahiden? Kalın duvarların olsa neye yarar hava alıyor musun sen ondan haber ver bana? Bir de unutmadan söylemek gerekirse yeniden: “Kral çıplak!” Ben onu gördüm ve tüm içtenliğimle yazıyorum işte. Çocuklarım olursa onlara söyleyecek bir yanıtım var en azından. Peki ya senin var mı bir yanıtın? Yanıtsızlığına, demogojine kocaman bir rest çekerek; yazmaya devam edeceğimi müjdeliyorum buradan! Bu kadar! Oldu mu?

____________________________________________________________________________________________________________________________

Sanat ve Zanaat arasındaki fark yüzünden Sanatçı Olamamak

 Baykar Demir

44422_424981986815_3680439_nGünümüzde, oyuncuların operada müzik icra edenlerin ve çeşitli yetenekleri normal insanlara göre hatırı sayılır ölçüde ileri olan insanların, medyada sanatçı olarak lanse edildikleri sıkça gördüğümüz; maalesef alıştığımız bir durum.

Yukarıda söz ettiğimiz oyuncu ve operacıyı mercek altına alıp onların yaptıkları işleri tanımlamaya çalıştığımızda ne görüyoruz? Oyuncu, bir oyun yazarı tarafından incelik ile yazılmış oyunu canlandıran, gerek ses tonu gerek mimik kullanma bilgisi ve diğer becerileri, özet ile yorumu ile iyi ya da kötü işler çıkartabilecek kişi oluyor. Operada müzik icra eden insanı aynı şekilde mercek altına aldığımızda, bir bestekârın yazmış olduğu eserin partisyonlarını, hakimi oldukları enstürmanda (buna vokal de dahil olmak üzere) icra eden kişi oluyor.

Oyunculukta ve müzisyenlikte, kişinin beceri yelpazesinde birçok teknik konu ve bu konularda başarı seviyesi mevcut. Bunla birlikte, bu başarı seviyeleri ve teknik konuların kendi içindeki uyumluluğu, icracının diğerlerine göre olan üstünlüğünü ortaya konulabiliyor ve icracılar arasında bir değerlendirme yapılabiliniyor.

Büyük bir kısmımızın medyadan alıştığı üzere sanatçı olmak bu ise peki bu sanatçıların canlandırdıkları eserleri yazanlar, besteci ve oyun yazarlarını nasıl sıfatlandırmalıyız? Onlar da icracılar gibi birer sanatçı mı? Yoksa fazladan yaptıkları bir şey var, ve bu fazladan yapılan iş için faklı bir sıfatı mı hak ediyorlar?

Öyle ise şöyle düşünmeyi deneyelim. Birinin yokluğunda bir diğeri var olamıyorsa,  zanaat ve sanatı ayırmak faydalı olabilir. Öyle ki, eğer besteci olmasaydı, farz-ı misal operadaki koca bir topluluk 9. Senfoniyi çalamayacaktı. İcracı topluluğun yaptığı işi üzerine bina ettiği temel, yazılmış eserdir, ve bu durumda 9. Senfonidir. Operadaki topluluk önüne koyulan her nota kitabı ile bunu yapabilir, ama ya nota kitabı olmazsa? Ortada hiç bir şey yokken icracı topluluk arasındaki müzisyenlerden kaçı bir bestenin tüm partisyonlarını yazabilir? Notaları bir araya getirip, hayal gücü, geniş bilgisi ve insanın estetik duygusuna hitap edebilecek işler çıkartabilecek ruh hali ile 9. Senfoni gibi bir kompozisyonu ortaya çıkartabilir? Gördüğüm kadarı ile bu nota okuyup yorumlamaktan tamamen farklı bir iş, yaratıcılık ve farklı yetenekler gerektiriyor.

Benzer şekilde, yazılmış bir oyun yoksa, oyuncunun hâkim olduğu mimikler, fonetik bilgisi ya da jestleri ne işe yarar? Sistematik şekilde yazılmış, bir olay örgüsü olan güçlü bir kompozisyon ile birçok mesaj veren, insanlara estetiğin zevkini verebilip aynı anda bir mesaj ileterek bazı şeyler öğretebilir mi? Tüm bunlar, oyuncunun ya da özgün bir işi yorumlayan ya da benzerini yapan herhangi bir sanat dalının icracısı ile doğrudan ilgili değil…

Eser yazarları, yazdıkları eserin her detayını dehası ile ince eleyip sık dokurken, yazdığı tarihte ve gelecekte o eseri icra edecek birçok icracını çalışacağı metni, icra ederken gireceği fiziksel ve ruhsal hali şekillendirmiş olur. Tüm bunu boş bir kâğıdın üzerine yazdıkları ile yapmaya muktedir olan kişiyi sanatçı olarak tanımlamak, kâğıdın üzerindekileri en iyi şekilde icra edenleri de zanaatçı olarak tanımlayarak ayırmakta bir problem olduğunu sanmıyorum. Hatta Sezar’ın hakkını Sezar’a vermiş olacağımızı sanıyorum.

___________________________________________________________________________________

HANGİSİ BEN? HANGİSİ SEN?

SEN DÜŞÜNÜRKEN ÖLEN 245 MADENCİMİZ!

9418_103015663044125_1390088_n İşyerindeki kahverengi perdelerden şikâyet ederdim. Oldum olası bu renge alışamadığımdandı. Kendimi zorlayarak işe giderdim, dikkatim dağılırdı hemen, söylenenleri unuturdum, sonra not almaya kalkışırdım sonra not aldığım kâğıdı kaybederdim. Masa başında çalışmanın beni zorladığından bahseder; gelen müşterilerin işlemi zorsa ve anlamayacağım kadar çetrefilli ise hemen benden kıdemli insanlara sorar, yardımlarıyla yapardım ama yine de şikâyet ederdim: “ben bu işi yapamıyorum” diye.

Bugün de öyle bir gündü. Akşam erken yattığım için izlememiştim haberleri. Sonra her gün olduğu gibi okumaya başladım gündemde olup biten ne varsa öğrenmek adına çeşitli gazetelerdeki köşe yazarlarını, takip ettiğim haber kanallarının internet sitelerine girdim. Orada öğrendim. Önceleri inanamadım, “montaj” filan sandım. Yani ne olabilirdi ki başka? “Paralel yapı ülkemizi karıştırmak için yapıyor” diye düşündüm okuduklarımı. Görüntüleri “birbirlerine eklenmiş” olabileceğini düşünerek izledim. Ama sonra dedim ki: “yok yani montaj olamayacak kadar dürüst, paralel olamayacak kadar gerçek, birbirlerine eklenmeyecek kadar sıcağı sıcağına verilen görüntüler bunlar.” Sonra düşündüm acaba sayın devlet erkânı ne düşünüyorlar? Efendim birileri rahatsızmış ondan gidememiş, öteki böyle bir soru önergesinde Soma adını duymamış- sanırım kulağına bir şey kaçmış, bir diğeri de yarın gidecekmiş, efendim bayram iptal edilmiş, üç günlük ulusal yas ilan etmişlermiş ne yapabilirlermiş ki başka? “Sen de Nur” dedim, “sence de fazla bir şey beklemiyor musun?” “Adamlar daha ne yapsınlar?” Ardından bankaya gittim, sıra bekleyenlerle konuştuk “mecburen.” Hiç de sevmem böyle konuşmaları. Ne gerek var yani? Baktım susacak gibi değiller dedim ki: “kedidir kedi.” Sonra kendime kızdım “ne kedisi canım, olacak şey mi bu? Yangına sebep olabilir mi bu güzel yavrular?” Sonra yeniden işe döndüm, birkaç saat hiç müşteri gelmedi, ardından birdenbire kalabalık oldu büronun içi. Efendim şirket devri, vekâlet, araba satış derken geldi mi postane saati. Gittim postaneye, hemencecik işimi hallettim, döndüm büroya. Hiç kimseler yoktu, birkaç bir şey öğreneyim dedim, yeni şeyler öğrenmeyi severim ama zorlandım, kapattım defteri, kitabı. Girdim magazin sitelerine. İşçi ölümü mü? Aman! Yeni kol saati mi? Markası ne? Başta düşündüğüm şeyler tekrar aklıma girdi hani şu montajdır, paralel yapıdır gibi ama susmakla bilmedi düşüncelerim “hayat devam ediyor” cümlesini okuyana kadar! Dedim ki:”gezicilerin işi bu! Onların kabahati! Zaten Ali İsmail’in ölümü için de timsah gözyaşları döküyorlar, halen uyanın diyorlar bir de! Yahu ben uyanığım zaten. Sonra baktım ki; böyle olmayacak “en iyisi” dedim; “kader” diyeyim ben buna. Ne olacak zaten! Başka izahı mı var? Bir de rahatsızım, nasıl grip olmuşum üzerinize afiyet! Düşünemeyeceğim şimdi! Eve gidip yemek yapmak lazım, çoluk çocuk beni bekler, ah ne yorulmuşum bugün aman bir ben iyileşemedim zaten herkes turp gibi. Baktım saate, mesai saati bitti. Büronun önünde bir kedi, sırıtıp duruyor bana. “Hay senin gibi kediye! Zaten en başta senin yüzünden başımıza gelmedi mi bunlar!” Eve geldim, yemeği yaptım, çocuklara yedirdim, sonra dizimi izledim, uyumuşum!

     Sevgili okuyucularım,

Hiçbir zaman yukarıda okuduğunuz cümleler gibi düşünmedim. Evet, yaptığım iş belki benim işim değildi ama bugün böyle düşündüğüm için binlerce kez pişman oldum, çok üzüldüm. Yerin onlarca metre altında ölen insanlarımıza ağladım, biraz da bazı şeyler için bizi zorunda bırakanlara, görmeyenlere, duymayanlara, duymak istemeyenlere, yukarıda yazdığım bahanelere sığınanlara, her şeyi cebini doldurmak olarak gören fakat vicdandan, gururdan, onurdan habersiz olan, “Allah” diyen kul hakkı yiyen, “cumhuriyet” diyen fakat anlamını idrak edememiş onca cehalete ağladım. Kitabın kapağını okuyan fakat içeriğini sorduğunda laf salatası yaparak beynini uyuşturan, kalbini zehirleyen, ruhunu satan zihniyetin bir insanın kafasını nasıl karıştırıp onu kafasızlaştırdığını yukarıda yazmak istedim. Evet, iş yerinde halen zorlanıyorum, işverenimden azar işittiğimde yok olmak istiyorum hatta birkaç gün öncesine kadar yerin dibine girmek istedim ama bugün yerin dibinde can veren 275 kişiyi düşündüm.

Utandım! Bizi bunca zor durumla karşı karşıya bırakan, tarih dersi diye istatistiklere o boş konuşmalarında sıkça yer verilen kısık sesli, pısırık görünüşlü/ gür sesli, kabadayı görünüşlü yöneticilere baktım şöyle bir. Size yemin ediyorum, hayatımda ilk kez birilerinden nefret ettim! Üzüntüden kıpırdayamadım! Dişlerimi sıktım! Ellerim uyuştu!

Biliyorum, ne yazsam, ne söylesem kâr etmeyecek! Hayat akacak, her şey yine geride kalacak, aradan zaman geçecek, ateş yakacak ama düştüğü yeri sadece, vicdanını satmayanlar düşünecek sadece “ne yapıyorlar şimdi?” diye ama sordukları bu sorunun yanıtını alamayacaklar. Çünkü yanıtı yok. Tıkandım kaldım! Sanki o madendeyim. Nefes alamıyorum!

Sosyal paylaşım sitelerinde bakıyorum insanların paylaşımlarına. Çoğu insan duyarlı belli de. Az da olsa bir kesim mide bulandırıyor. Halen bahaneyi başkalarının üzerine yıkarak bu durumdan uzaklaşıyorlar sinsince! Onlara sadece şu soruyu sormak istiyorum; “ölenlerden biri de sizin yakınınız olsaydı, ne yapardınız?”

Bu soruyu sorunca “kader” sözcüğüne sığınıyorlar. Tabii, onlar inançlı sen inançsızsın! (Bu konuda bazılarıyla ters düşeceğimi göze alarak yazıyorum) Korkunun da ecele faydası yok!

Ha bir de diyorlar ki “bunlar olağan şeylerdir.” Yahu kardeşim, insanın canı yanıyor şimdi “olağan” deyip yavuz hırsız ev sahibini bastırır şeklinde davranmanın ne anlamı var? Gerçi ben buraya “kardeşim” yazdım ama bırak onları kardeşim görmeyi insan bile göremiyorum. Sadece utanıyorum! Sadece kızıyorum! Kızgınlığımı da saklayamıyorum. Sakladığımda da elime hiçbir şey geçmiyor doğrusu, önemli olan bu kızgınlığın sebebinin algılanması. Başka bir isteğim yok!

Evet, sevgili okuyucularım

Bir yazının daha sonuna geldik. Ben cümleleri yazarken 245 kişi ölmüştü. Dua edelim de bu sayı artmasın! Hoş artsa da sen yine unutacaksın, öyle değil mi? Öyle ya da böyle ak’layacaksın değil mi birilerini? Bebek katillerini affedeceksin değil mi? İnsanların dedikodusunu yapmayı, söylemedikleri laflar üzerinden onları vuranları öne çıkartacaksın değil mi? Sonra bunları söyledim diye bana böcek gibi davranıp üzerime gaz sıkacaksın değil mi?

Ne yapacaksın, bilmiyorum ama unutacaksın!

Artık bunu çok iyi biliyorum!

Ölen 245 madencimizi rahmetle anıyor; aileleri ve sevenlerine baş sağlığı diliyorum. Mekânları cennet olsun.

NOT: “Doğarken ağladı insan bu son olsun, bu son!” Cem Karaca*

NOT 2: Son olmayacak… Maalesef, sen uyuduğun/ farkında olmadığın sürece son olmayacak… Maalesef…

________________________________________________________________________________________

SENİ ÇOK SEVİYORUM BENİM GÜZEL ANNEM

Nur Yılmaz

32516_134081473270877_7051657_n Onu hiçbir zaman doğru dürüst dinlemedim. Dinlemeye yeltendiğimde içimdeki sesin her zaman beni doğru yönlendirdiğini düşündüm. Düşündüklerimi uygulamaya kalktığımda söylediklerini kulak arkası edip; arkadaşlarımın böyle anneleri olmadığını söyledim. Arkadaşlarımdan darbeler yediğimde ve sonuçta yalnız bırakıldığımda kollarına sığındım, ertesi gün yine güler yüzlerine kandım. Beni uyarmasına rağmen popülaritenin daha iyi bir şey olduğunu düşündüm ve kendimden çok verdim. “Herkese hak ettiği kadar değer ver” sözünü ilke edinmişti, bana da hep söyledi ancak ben bunu değersizlik olarak algıladım. Gerek cebimden gerek yüreğimden verdim.

Bir süre kör oldu gözlerim. Göremedim. Dilim yalana alıştı. Üstelik “ne olursa olsun gel bana söyle” demesine rağmen yalanın ikimizin iyiliği için olduğuna kendimi inandırdım.  Babamla arada kalmak istememesini beni yeterince sevmediği inancıyla birleştirdim. Okuldan, dershaneden, şimdi de işten döndüğümde masayı hazırladığında sevmediğim yemekleri masada görünce yemeden odama çekildim. Hatırımı sormaya geldiğinde tek yanıt verdim: “yorgunum.” Lisedeyken takdir ve teşekkür belgelerinin, üniversitedeyken onur belgesinin hiçbir işe yaramadığını çünkü iş hayatının tüm bunlara bakmayacak kadar sınırlı, sınırsız görünenlerin de işlerini torpille sürdürdüğünü, böyle bir haksızlık anında kendimden şüpheye düşmememi söyledi. Ancak ben her defasında bunun böyle olmayacağını düşündüm, en sonunda kabul etmek üzereydim ki “bunca yorgunluğa iş hayatının değmeyeceğini ve işin işte kalması gerektiğini” söyledi. Haklıydı.

“Keşke” dememek için önceden dinlemem gerektiğini yine sonradan fark etmiştim. Okuma yazma öğrendiğimden beri bana aldığı sayısız kitapla geniş, ferah, mutluluk verici bir dünyayı önüme sermişti ancak ben bir süre hiç kitap okumadım. Yazılarımı insanların yanlış anlayabileceğini çünkü herkesin algısının farklı olduğunu, günden güne değiştiğini ve gelişeceği yerde gerilediğini söyledi. Ancak ben “herkes benim gibi düşünür ama söyleyemez umuduyla(!) tüm bunları reddettim. Çocukluğumdan beri yediğim tırnaklarımın çok kötü göründüğünü, ellerin her zaman göz önünde olduğunu, tırnak yiyen insanların sorunlu insanlar olarak düşünüldüğünü kibar bir dille söylediğinde cevap bile vermedim.

Arkadaşlarıma, her kim olursa olsun, çok güvenmemem gerektiğini çünkü ayın bile karanlık bir yüzünün olabileceğini, insanların iyi niyetli insanları kullanma gibi iğrenç bir özelliğe sahip olduklarını, bir insana her şeyi anlattığında yarın bir gün birbirini hiç tanımayan yabancı insanlara dönüşeceğini söylediğinde ben bir arkadaşımı bizde kalması için evimize davet ettim. Ona her şeyimi anlattığımı tahmin ettiği için araya giriyor, arkadaşımı tanımak için çabalıyordu. Ancak ben bizi rahatsız etmemesi gerektiğini “artık uyusan diyorum” diyerek kaba bir şekilde ifade ettim.  Sonra arkadaşımla arkadaşlığım bozulduğunda ve yanına gelip durumu anlattığımda “ben söylemiştim” diyerek gülümsedi. Başka zaman olsa bu cümleye kızardım ama şimdi, bu cümleleri yazarken düşünüyorum da, haklıymış yine.

Bazı hal ve hareketlerim konusunda beni uyarırken beni her halimle sevdiğimi bilirdim. Ama buna rağmen hayatımda bu durumlardan vazgeçemediğimde, bu yüzden defalarca kaybettiğimde, geceleri yatağımda salya sümük ağlarken benden çok onun üzüldüğünü tahmin etmek hiç de zor değildi. O gecelerin sabahlarında her zamankinden erken uyanmış olurdu ve sebebini sorardım, uyuyamamıştı. Bilmiyormuş gibi nedenini sorardım. Sorumu anlamamış gibi yanıtlardı: “Akşam dizi başlayana kadar uyudum ya ondan.”  Gülümserdik birbirimize. Sonra ben okula/işe/dershaneye giderdim, O da işe giderdi. Akşam yemekte, babama çaktırmadan süzerdi beni. Sonra tabağıma cömertçe doldururdu yemeğin en iyisini, en lezzetli kısmını.

Babamla arada kalmaktan korkardı çünkü bilirdi ki, “ev ortamındaki huzursuzluk, insanın her şeyini etkiler.” Bazen ister istemez olurdu bu. Saatlerce bağırışlar; günlerce susarlardı. Sebep, bensem kendimi çok kötü hisseder; yerin dibine girmek isterdim. Her şey eskisi gibi olduğunda kendime defalarca söz verirdim: “Annemi bir daha arada bırakmamak adına hiçbir şeyi olduğu gibi anlatmayacağım. Evet, yalan da söylemeyeceğim. Hiç sevmez ve anlarsa daha kötü kızar. Ama özet geçeceğim.” Öyle de yaptım, yapmaya da devam ediyorum. Bazen iki cümleyi bile bulmuyor söylediklerim. “Günüm iyi geçti.” Oysa biliyor, bazı şeyler yolunda değil. Benden çok daha fazla üzülüyor “zorunda bırakıldıklarıma.” Ama “mecburen, evde oturmandan çok daha iyi bir şeylerle uğraşman.”

En başlarda geçmiş zamanla yazdığım tüm cümleler aslında her zaman geçerli olan şeyler, sadece ben geçmişimdeki olumsuzlukların beni çok yıprattığını düşündüğümden hepsini geride bırakmak istemediğimden öyle yazdım e yazıyorum. “Keşke” demenin hayatın karşısında ezilmek olduğunu öğrendiğim günden beri “sevdiklerime sımsıkı sarılsam onları koruyabilir miyim?” sorusunun ne kadar anlamsız olduğunu da kabul etmiş durumdayım. Hayatın gerçekten kısa olduğunu ve hiçbir şeyin geriye alınamayacağını, telafisi olmadığını, anın tadını çıkarıp; geleceği beklentisiz beklemek gerektiğini de yavaş öğreniyorum. Bazen annemle aramız bozuk olduğunda, onu sudan sebepler yüzünden üzdüğümde, kendimi çok savunmasız hissediyorum. Kale gibi güçlü, sınırlarını bilen bir ülke olarak kendimi gördüğümde ise benden daha çok mutlu ve huzurlu bunu biliyorum. Annemden çok şey öğrendim. Çoğunu uygulayamadım o ayrı. Çünkü o sabra sahip olmadığımı biliyorum. Bendeki sabırsızlığın, telaşın, insanları kendim gibi görmenin, uçlarda yaşamanın onu üzdüğünü de. Çünkü ikimizde farkındayız: “bu huylarım değişmezse bana zarar verecek.” Ona çok şey borçluyum. Ancak bu borcumu hiçbir şekilde ödeyemem biliyorum.

Ablamla bana hep söylediği bir şey var: “benden güzel, akıllı olun. Benden daha iyi yerlere gelin” diye. Bunu yapabildik mi bilmiyorum. Yapabilme umudunu bize her daim aşıladığına göre “bir şeyleri başardık” diyebilirim. Bizden hiçbir zaman çok kazanmamızı, çok yüksek mevkilere sahip olmamızı istemedi. Halen de istemiyor. Önemli olan kendimizi gerçekleştirebilmek için çok çalışmamız, çok çalışarak bulunduğumuz yeri hak etmemiz. Bunun için de kendimizi paralamamızın bazı durumlarda ne kadar anlamsız olduğunu fark ettiği için her konuda desteğini gördük. Ben hayallerimin büyük bir kısmına sayesinde kavuştum. Eğer bazı şeyleri göze almasaydı şu anda ne ben bir parça bendim ne de size bu cümleleri yazabiliyordum. Haksızlığa tahammül edemediğini, yalancı ve riyakar insanlardan hiç haz etmediğini, boş laf değil icraat üretilmesinin her zaman daha mantıklı olduğunu biliyorum. Belki ablam gibi onun öğrencisi olamadım ama sayesinde bir sürü kitap okuyup filmler, programlar izledim. Bunları yapmaya da devam ediyorum.

Aslında biliyor musunuz?

Ben bugün iki üniversite mezunuysam bunların hepsi annemin sayesinde oldu.

Üniversitelerde yaptığım kah başardığım kah başaramadığım nice projemi destekledi, güç oldu. Bazen yanlış olduğu yerlerde durmamı söyledi, bazen doğru zamanın olmadığını çünkü etrafımda benim kadar bu işe tutkun birilerinin olmadığını gördüğünü. Dinlemeyip yola çıktığımda, gücüm tükendiğinde, insanlar terk edip gittiğinde, “okula gitmek istemiyorum” diye ilkokul çocukları gibi ağladığımda da yanımdaydı. Oluşumunda az da olsa görev aldığım işlerde başarılı olup alkışlandığımda da, ödül aldığımda da. Her daim. Gitmedi, bırakmadı, umudunu kesmedi benden.

Ben de iyi bir evlat olmaya çalışıyorum uzun zamandır. Dinlemeye çalışıyorum sözünü. Uçlarda yaşamamayı öğreniyorum, insanlara çok güvenilmemesi gerektiğini de. Kulağıma küpe olarak astığı her sözün anlamını idrak etmeye çalışıyorum. Bazen esiyor içimdeki deli fırtına, “dünyayı hakimiyetim altına alırım, hayatımı kendimi yönlendiririm” diyorum. İçimdeki depremin yarattığı hasara rağmen “dimdik ayaktayım” mesajını vermeye çalışıyorum. O zaman insanların önemli olmadığını önemli olanın dürüstlük, adalet, çağdaşlık olduğunu ve hak edenlerin sevilmesi gerektiğini söylüyor bana. İçimdeki fırtına dışımı etkisi altına almadan fark ediyor çoğu zaman. “Dikkatli ol” diyor, “konsantre olamıyorsun bu ara.” Dinlemediğimde hata yapıyorum, “dinlen” dediğinde durmadığımda eksiliyorum. Etrafımda çok insanın zenginlik olduğunu zannederken asıl zenginliğin insanın evindeki anne çorbası, baba sigarası, abla sesi olduğunu fark edince insan diniyor tüm fırtınalar, olan depremler azalıyor birer birer…

Korkularımın, endişelerimin yerinde olduğu tek yer; zamanın çok hızlı geçmesi. Onlarsız yaşamayı düşünmek bile istemiyorum. Ansızın aklıma geldiğinde kovuyorum bu düşünceyi. Sonra ana dönüyorum, anı anlamlı kılan sevdiklerime. Çıkarsız, yalansız dolansız, maddiyatı düşünmeden, maneviyatını sevgi üzerine kurmuş; saygıyı ilke edinmiş aileme çeviriyorum rotayı. Yağmurlar yağıyor gözlerimden kağıtlara bazen. Fark etmemeleri için tırnaklarımı avuçlarıma batırıyorum. Ama biliyorum, farkındalar. Susmaları gerekiyor sadece bazen. “Çok konuşmanın da bir yararı yok” sonunda öğreniyorum. Kendime güvenmeyi, kendi ayaklarımın üstünde bir başkasına muhtaç olmadan yaşamayı öğrenmem gerektiğini söylüyor sürekli bana. Ben de onu üzdüğüm zamanlarda dizlerimin bağının çözüldüğünü, kızdırdığım zamanlardaysa işlerimin hiçbir şekilde rast gitmediğini- gitse de bundan hiçbir tat alamadığımı fark ediyorum şimdilerde. O yüzden geçmiş zamanlı cümleler kurdum en başlarda. Bu fark ediş, beni olgunlaştırıyor.

Onun istediği gibi bir evlat olmak için değil aslında “kendimi bulmak için” var gücümle çalışıyor, okuyor, yazıyor ve bazen de söylediklerini uygulamak için kendime yer arıyorum. O yer, onsuz bir şeye yaramaz. Acele etmek de doğru olmaz, biliyorum. Su akıp yolunu bulurken sürüklenmemek adına, bir dal olmak için çırpınıyorum.

Zorlanıyor muyum? Oldukça. Ama hayatın tüm bu keşmekeşi, yaşadığım zorluklar tek gülüşüne değiyor sonra da hayatımdan silinip gidiyor…

___________________________________________________________________________________

ÖMRÜMÜN SONUNA KADAR, BELKİ DE SONSUZA DEK

YAZMAK İSTİYORUM!

Şu anda çok heyecanlıyım.

61349_160693373943020_1242038_n Heyecanımı bastırmaya da hiç mi hiç niyetim yok. Birazdan okuyacaklarınız içimdeki ve dışımdaki hiçbir şeyi sansürlemeden yazdığım, herkesten kaçarcasına uzaklaştığım zamanlarda en yakınım parmak uçlarımın kelimelerimle buluşma çabalarından başka hiçbir şey değildir.

Yazdım çünkü konuşamıyordum, kendimi ifade edemiyordum, etsem anlaşılamıyordum (ve bazen de anlaşılıp anlaşılmayacağımdan emin olamıyordum), bazen tek başıma diplerdeydim, bazen en derinimde yapayalnızdım, bazen kuytumda omzuna yatmıştım huzurun beraber sessizliği dinliyorduk, bazen tek başıma ağlarken bazen çift kişiliğime şaşırıyor, bazen âşık oluyor, bazen unutuyor, bazen umursamıyor, bazen çocuk gibi şen oluyor, bazen ihtiyar bir kadın gibi davranabiliyordum.

Kısaca cümlelerim, benim bin bir yüzümdü. Bu iki yüzlülük değildi, içimden gelenleri zamanında söyleyemediğimdendi. Bir sürü endişe bir cümleyle açığa çıkıyordu işte. “Bu dünyada en az birine dürüst olmalıyım” dedim. O birini de en başlarda gerçekten çok aradım. Bazen platonik olarak yaşadım, bazen dost sandım duvara tosladım, bazen can sandım ama canımı yaktıklarında anladım “onlar beni benim onları gördüğüm gibi görmüyorlardı”, bazen “hoşça kal” demek zorunda kaldım. Buna mecbur olduğum zamanlar da oldu bazen kalp kırarak uzaklaştığım insanlarla da tanıştım. Yaş: 25 olmasına rağmen halen tanımları belirleyen insanların değişmediğini görüyor, bazı şeylerin kitaplarda ve filmlerde olabileceği gerçeğini kendime anlatamıyorum. Özlem, burnumun direğini sızlatıyor, gözlerim(sadece gözlerim olsa yine iyi!) şişiyor ağlamaktan…

Kabullenmek, zaman alıyor. Oysa eskiden zamana inanmazdım ben. Hoş, şimdilerde de pek inandığım söylenemez ama eskisi kadar sert değilim, eskisi kadar konuşkan değilim, eskisi kadar tırnaklarımı yemiyorum mesela. Ojeler nasıl tırnaklarımın kamuflajıysa, güler yüzüm de benim her şeye rağmen var olan duvarım. Yıkılacakmış gibi duran, bazen altında kaldığım hayallerimin görünen tek tarafı. Cümlelerim, en iyi arkadaşım. Beni ben yapan, beni var eden büyülü şeyler onlar. Ben var etmiyorum kelimeleri, onlar zaten varlar. Sihir gibi olmaları da yokken ansızın var olmaları. Var olurken her şeyi netliğe dönüştürmeleri. Senin sesin olmaları, onca sessizliklerine rağmen “yanındayım” yazdığında yanında olmaları. Her türlü ünlem cümlesinin açığa vurulmuş hali. Her üç noktalı cümlenin ayıp, örtülü, küfürbaz hali… Biraz insan gibi, biraz değil, tamamen benden, tamamen gizemli dünyalardan, olmak istediğimiz yerlerden, insanlardan ibaret… Bazenlerin susmadığı, ruhuna afaganlar basarken en sevdiğin müziği dinlediğinde sakinleşmeye başladığını hissetmen gibi senin muhabbet kuşların… Paragraflar, mısralar kafesi cümlelerin. O yüzden belki de içinden geldiği gibi yazmak, onları serbest bırakmak adına çok önemli. Kendini tekrarladığını düşünsen de her kelimenin kullanış yerine ve zamanına göre okuyan da bambaşka tatlar bırakması gibi. Bir buruk acı gibi, akmayan gözyaşı gibi… Çocukluğumun vazgeçilmezi kakaolu süt gibi, televizyonda Şirinler’i sabırsızlıkla beklemek gibi… Hiç doğum yapmadım ama bir canlı nasıl dünyaya geliyorsa, nasıl baskı yapıyorsa insanın kasığına, karnına tıpkı onun gibi… Acıların dinsin diye içinden atmak istediğin, doğumunda rahatladığın ve büyüttüğün, gözünün içine baktığın, gönlünün ışığını yansıttığın, noktalama işaretleriyle emzirdiğin, yaşadıklarınla anlamlandırdığın, sana yaşattıklarıyla(düşündürdükleriyle) kendinle tokalaştığın bir şey… Bir canlı… Bin bir canlı… Bin kollu canlı… Üretme heyecanı, tutkusu çabası. Herkesten kaçarak kendine ait kurduğun bir dünya, herkese anlatmak istediğin aşk, anlatınca kıskandığın erkek/ kadın/ cinsiyetsiz, ırksız, kimliksiz… Ter kokan bir içtenlik… Orta parmağının şişmesi ama buna rağmen “yazacağım” diye diretmenin keyfi, şekerli Türk kahvesi. Patron yakalayacak diye hızlıca bir şeyler yazıp, o geldiğinde ansızın kapatman sayfayı kalp atışlarının hızlanması. Yok, böyle bir adrenalin!

  ÖZETLE;

Her duygu, her düşünce, her düş…

Anlatılmaz ama. Bunu unutmamak gerekir. Çünkü, hep derim, insanoğlu bazı kelimeleri henüz icat etmedi. Çünkü bazı duygular keşfedilmedi, düşünceler üzerine düşünülmedi, düşler üzerine hayaller kurulmadı. Korkaktı insan. Çekingendi birçok yerde. “Tam da atağa kalkmalı” diye düşünürken hem de. Atladı kendisini. Bir başkasını değiştirmeye kalktı. En kolay şeyi yaptı, zoru başaramadı.

Sanat… Sanat dediğin şey, sığdırılamaz birçok şeye. Sadece somut hale dönüşür.

Somut olanları soyut diye algılayan bizler de “ne bu anlamsızlık!” deriz de birileri yanımızdayken farklı çıkar sesimiz. Her şeyi başından beri biliyormuşuz gibi davranırız.

Üreten insan, namusuyla, şerefiyle, onuruyla paylaşma gururunu da bırakıp; çırılçıplak soyunduğunda en başta kendisinin işte sanat da o zaman yaşar. Cümleler gibi…

Sanat da her zaman anlaşılmak zorunda değil… Cümleler gibi…

Sanat eserini yapan, yazıyı yazan insan anlaşılmak isteseydi zaten bunu tereddütsüz yapardı.

     Üretme heyecanınızı özgür bırakmanız, onu söndürmemeniz, ışığınızı her gecenin karanlığının bir gün biteceği umuduyla hep taşımanız, boyalarınızın hiç bitmemesi, enstrümanlarınızı susturmamanız dileğiyle.

   “Sanat mı? Gel de külahıma anlat. Yazı mı? Saçmalıklar tragedyası!” diyenlere inat hem de.

    Sansüre, farelerin gemiyi terk etmelerine, olup biteni bir türlü anlamayıp perdenin arkasını görmeyi tercih etmeyen, günü kurtarmayı yeğleyen, yarını düşünüp çalan, çırpan, yıkan primitif zihniyete rağmen hem de!

Not: “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”1923 Mustafa Kemal ATATÜRK

————————————————————————————————————————-

SANAT, ÖZNELLİKTEN ÇIKIP NESNELLİĞE VARDIĞINDA YAŞAR!

Nur Yılmaz

32006_128063773872647_2597543_n Çekememezlik; çağımızın hastalığı… Bir insanın başarısına şapka çıkaracağımız yerde yerin dibine sokuyoruz. Ya da şapka çıkarmayı abarttıkça abartıyoruz. Ya yerdeyiz ya gökteyiz. Ortamız yok. Ha bir konuda var. Onun da adına “ılımlı” deniliyor; o ılımlı olmayı da ben sevmiyorum. Çünkü o da tarafsızlığa kayıyor. Kısacası hangi uçta veya

ortada durursak duralım hiç birinin hakkını veremiyoruz. Veremediğimiz gibi bu durumların karşı tarafına da büyük haksızlık yapıyoruz. Yine çünkü hiçbir konuda tam olarak bir şey bilmiyoruz ya da bildiğimiz ufacık bir bilgiyi dağ gibi sunuyoruz. Sonuç; o dağın altında biz eziliyoruz.

Sanat dünyası da bana biraz böyle geliyor bu aralar. Sanat tarihinden mezun olduğumdan beri, değil aslında bu bölümü okurken de fark etmiştim, kendi kolonilerini oluşturup bir başkasını (bir başka görüşü, öneriyi, fikri, projeyi) çok nadir kabul eden bir topluluk olduğunu. Tuhaf bir yalnızlaştırma çabasının ve birilerini yabancı olarak görüp “en iyi benim, birinci benim” havasıyla dolaşanların azımsanamayacak kadar çok olduğunu. Birilerinin hep kuyular kazdığını, yeni öğretilerin, farklı

söyleyişlerin dışlanarak bir yerlerde kısıtlı kaldığının. Ah tanıdık mı geldi?

Üzgünüm. Şu anda mesleğimi yapamıyorsam bunun biraz suçlusu bensem biraz da suçlusu siz değil misiniz? Ne doğru düzgün staj imkânı bulabiliyoruz ne de galeriler “sekreter-temizlikçi” dışında gerçek bir sanat

tarihçisi arıyor? Bu durumda hatalı olduğumu şahsen düşünmüyorum.

Özel müzelerde (Beşiktaş Deniz Müzesi’nde staj yaptığım için kendimi halen şanslı görüyorum) staj yapma imkânı da son derece düşük.

Tanıdığın varsa iyi bir bölüm diye her zamanki klişelerin, kızgın ve çözümü olmayan bir cümlenin arkasına sığınıp; bu yazıyı böyle sonlandırmayacağım. Sizden fırsat istesem de her zaman aynı şeyi söylemeniz de beni ayrıca öfkelendiriyor: “Eh ülkemizde sanata verilen önem ve değer malum…” Yahu arkadaş! Bu bölüm, Sanat denilen kavramı oluşturan(evet, kavram diyelim hani sanat terminolojisini kullanabiliyorum ya o bakımdan!) insanlar biz değil miyiz? E o halde biz neden üzerimize düşeni yapmıyoruz? Biz oluşturuyoruz bu hep şikâyet ettiğimiz “sistemi?” Öyle değil mi? Lütfen bana “evet ama o kadar da kolay değil” demesin. Bir kere o şişkin egolar biraz insin. Dünya hiç kimseye kalmadı ne size ne de bana kalacak. Bari yaşarken bir şeyler üretelim, üretenlere saygı duyalım (şakşakçılığı kastetmediğimi sanırım anladınız!), paylaşalım, yol açalım, yol açanları sürekli hırsızlıkla suçlamayalım! (Gerçek hırsızı görüyorsanız o ayrı! Onda ben de

yanınızdayım)

Ben hazırım gerçekten. Taşın altına elimi koymaya hazırım. Bari benden sonrakiler –günümüzün moda tabiriyle- mağdur olmasın vemağdur edilmesin. “Mağdur edebiyatı” bazı insanları padişah yapmışken

yeni yazarlara gerek yok diye düşünüyorum. Evet, haklısınız. Yazım biraz ağırdı. Ama asıl ağır olan yazım değildi bence. Bizlere, benim gibi düşünen insanlara verilen saçma ağırlıktan başka hiçbir şey değil! Bunun

altını özellikle çizmek istiyorum.

Siz hazır mısınız?

Değilseniz lütfen söyleyin! Çünkü bu bölümü okuyan ve benim gibi mezun olan arkadaşlarıma başka yalanlar söylemek istemiyorum. Bin bir umutla, nice çabayla okuyan insanları görüyorum. Onlardan biri de benim.

Lütfen destek olun. İlla maddi olarak gerekmez desteğiniz. Bazen bir insanın hayalini gerçekleştirirsiniz. O da yeter. Bu bağlamda yazılarımın

yayımlanmasını sağlayarak yazı yolumun önünü açan sevgili Yücel Dönmez’e ve hemen her yazım yayımlandığında değerli hayat görüşleriyle yol gösteren sevgili Neşe İkbal Şen’e ayrıca çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.

NOT: Neden siz de onlardan biri olmayasınız? Bir başkasının cümlesinde, yapıtında, sanatında aslında hayatında yer almayasınız?

__________________________________________________________________________________

BEN DE ANLAMIYORUM BU “ÇAĞDAŞ SANAT” TAN

EMIN CETIN EMİN ÇETİN

Ego, orta yerde cüretkarca teşhir edilmektedir. Fragmanda İsyan vardır. İzleyici, salona girer girmez bir avuç yalanla ablukaya alınır. Düşünce zincirleri kopartılır, mantık silsilesi harap edilir. Kuvvetli ışık altında sorgulanır.. Salonun asap bozan suskunluğunu dolduran ağır aksak topuk sesleri eşliğinde işkence görür.. Uydurulan uygunsuzluklarla vicdan taciz edilir. İletişim sağlayamadığı nesnelerle gözler yorulur, zihinler örselenir.  Bilgiler resetlenir. Yasa tanzim edilmiş, mizan kurulmuştur.  Kuraldır ; günah keçileri kefareti öder. Tuzaklar serilip kimlikler silinir. Başkalarının acısını yüklenmiş sanatçı karşısında zırvalara teslim olan er kişi, yediği salvolarla acz içindedir ; idrak sersemlemiştir. Suçları sırtına yüklenen birey, insan postunu terketmeye zorlanır. Algılayamaz/anlayamaz duruma getirilir ; psikolojisi dumura uğrar, iktidarı hadım edilir, ötekileştirilir.  Özne sonuna kadar aşağılanır . Bienal sanatçısı, bir kabus gibi yolcunun bağrına çöker..
Hor hakir hesabı dürülüp dışlanır, ruhu içinden, cevheri elinden alınır ; gözleri yuvalarından fırlar, beyni yerinden olur; cesedi kapı önüne konur.
Efektte Kargalar, Minerva’nın baykuşunu taklit eder ; hokkabazın şapkası Midas’ın şahane kulaklarını saklar.. Delilerle filozoflar arasındaki sınır kalkar; hayal perdesi iner, sahne çöker.
Perili köşkün asıl sahibi emretmiştir .. Korku odasının zangoçu capitalismus, küresel sermayenin gardiyanı, yüz’ lüklerin efendisi küresel ‘küratör’ amacına ulaşmıştır.
Mesaj budur / gaye budur ; mağdurların mağrurları beslediği bu pazarda hiyerarşi yaratarak iktidar sağlamak dışında manifesto zaten yoktur..
Birey yok edilir..




25 Şubat 2010 PerşembeÇağdaş Sanat niçin anlaşılmazlığı seçiyor ? Kim, neden, niçin?

‘Borges felsefesinde hayat-insan ilişkisi, birbirlerine kader olarak tanımlanamayacak bağlarla bağlanmıştır’ demişti bir yazısında ; kimse itiraz etmemişti.
Sanattan anlamak da başka şey canım! dediğinde ise ironi vardı; saygıdan değil, öfkeden herkes ayağa kalktı. 20 Ağustos 2008 tarihli milleti ayağa kaldıran bu yazısında şöyle diyordu Oğuz Atay’ın yüce gönüllü sevgili eşi , yazar Pakize Barışta (1-2):“İtalya Kültür Bakanı Sandro Bondi vesile oldu da öğrendik. Bondi, bir hata etmiş; çağdaş sanatı eleştirmiş.
Çağdaş sanatı oluşturan ülkelerden biri olan İtalya’nın Bakanı, çağdaş sanattan anlamadığını itiraf etmiş, ama hangi gerekçeyle?
Çağdaş sanatta bir güzellik emaresi bulmakta güçlük çekiyorum. Çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı bir sergiye gittiğimde, ben de herkes gibi anlamış gibi yapıyorum. Ama dürüst olmak gerekirse hiçbir şey anlamıyorum.” 
Çok tartışıldı İtalya Kültür Bakanı’nın sözlerini destekleyen yazısıyla Pakize Barışta.Kedi, keman, şarap, kılçık..

Pakize Barışta’nın vesile olduğu, ‘Çağdaş Sanat’ olgusunu ve açmazlarını değerlendirdiğimiz yazılar sanatsever çoğunluk tarafından ilgiyle okundu; Soner Yalçın kendi portalında günlerce manşetten yayımladı; Bedri Baykam kendi web ana sayfasından yazılarımızın linkini verdi ve hala devam ediyor (bu oyunda bir yanlışlık var diyenlere de öneririm). Cumhuriyet’teki köşesinden desteğini sürdürdü.
Okuyucu yorumları ise Pakize Barışta’yla paralellik gösteriyordu.
Anlaşılan oydu ki, insanlar ‘Çağdaş Sanat’ yapıtından anlamıyorlar ve anlamadıklarını da söyleyemiyorlardı.
Zaten Barışta bunu söylediğinde de tüm sanat camiası ayağa kalkmış, yazarı cahillik ve bilgisizlikle suçlamışlardı.O ve diğer Pakize Hanımlar ve cahil, cüretkar beyler, işbitirici sanat otoriteleri tarafından elbirliğiyle susturulmuşlardı. -Bk. Cumhuriyet, Radikal Gazeteleri arşiv.-Peki asıl sorun neydi?Küratör denen varlık, işini eksik bırakıyor..

Yalnız çağdaş sanat adına yapılan adlandırmalar, eserler değil, yazılar, metinler, tanıtım ve eleştiriler de işin içinden çıkılmaz lafazanlık, cehennem azabını aratır cümlelerle dopdoludur. Takip edenler,  aydın sorumluluğu hatırına ise çiğ tavuk yemektedirler..Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim. Çağdaş sanatı üretenler ve ona yol/yön verenler büyük ilgiyi, kerameti kendinden menkul şeyh gibi çareyi anlaşılmazlık zırhına bürünerek koruma kalkanına kavuştuklarında yaratıyorlar.Ne kadar anlaşılmaz ise o kadar ‘derinlik’ yaratılacağını umuyorlar ve işlerini bilerek eksik bırakıyorlar.Bütün bunları niye söyledik ?Her zaman yaşıyoruz, düzeltmeye çalışıyoruz ama bir örnek olarak anlatıyorum.
Hafta içinde Beyoğlu’ndaki Akbank Sanat Galerisi’ne gittim. Claude Closky adında bir sanatçının sergisi vardı. Küratörü Ali Akay. Serginin ismi ; Yazı mı Tura mı?
Sergi salonunun ortasına konulan büyük bir masada çok yüksekten uydudan, farklı irtifalardan çekilmiş dünya/parsel fotograflarıyla bir sorgulama yapılıyordu.
Bu tür düzenlemeler, içerikte detaycılığının yanısıra görünümde gelişmiş bir hayat envanteri/muhasebesi,argümanları sunar ve pitoresk zenginlikle nakışlandırıldığı, aşkın bir gözlem sağladığı varsayılır. Ama sanatçının anlatırken kullandığı silahlarının gücü, derinliği, kavram yaratmadaki özgünlüğü ve inceliği, insanla beraber hayatın da perçeminden vicdanıyla yakalayacak bir düzeyde midir? Böyle bir özlemi, amacı takip eden araçlarını oluşturabilmiş midir? Servis edilen realite tartışma konusudur…

Gerçekten deli olup da kendilerini filozoflara benzetmeye heveslenenlere deli bilgeler demek daha doğru olmaz mı? diye soran Desiderius Erasmus devam ediyor : ‘ Riyakar olmak için canla başla çalışsalar da, şapkadan çıkan kulakları Midas’ı ele verir.’


Çok aradım dengimi alemde. Sonunda ben kayboldum..


Bu tür işleri değerlendirmek için , ‘ne söylendiğinden’ önce, onu ‘söyleyene’ ve ‘söyletene’ bakmak gerekir. Rehber genç kızdan biyografi istedim; sanatçı bize biyografi bırakmadı dedi. Böyle mükellef/mükemmel, zeka ürünü bir cevapta bir adım öteye gitmek mümkün değildi.
Sanatçı nerede, küratörü arayın konuşalım dedik Bankodakiler mizahı algılayamadılar; internet üzerinden bilgilenmememizi önerdiler.
Sergi broşürüne baktım Artist Claude Closky ; ‘imajın anlamı ve anlamsızlığı üzerine düşündürttüğünü’ söylüyordu.
Şimdi güzel kardeşim, senin yaptığın bu anlamlı sorgulamada filme biz kaçıncı dakikada girdik ; başlattığın mahkemede kaçıncı celsedesin?
Ortada, aynı cevapları tekrar tekrar veren bir genç kız, bankoda ‘ben bilmem merkez bilir’ diyen iki görevli, bütün oyuncaklarını bırakıp biyografisini bırakmayan bir sanatçı, telefonları verilmeyen gizli kahraman küratör ; peki  ortadaki bu garabetin hikmetini bize kim açıklayacak?
Kanıtları sergiliyorsun ama savın/savcın, tözün, tekstin delillerinin dosyası nerede?  Kişisel/sosyal ‘evrim’in hangi hanesinde, hiyerarşinin kaçıncı haresindesin. Okulunun kaçıncı sınıfında, mülkünün hangi katında, ne renk bir çadırda ikamet ediyorsun nasıl anlayacağız?
Sevgilin, banka kartların, üye olduğun statü dernekleri, aylık gelirin deyip özeline girmiyoruz ; merak etme!

Deli kuyu hikayesindeki trajik anlam karmaşası..
Niyetin iyi olsa da, netice anlaşılmaz olmaktan dolayı, mesajın tatsız sevimsiz olabilir. Seni tanımak, delilleri anlamlandırmak, iz sürmek için kayıtlara, yardımına ihtiyacımız var.
Ne ki sizlerle başetmek zor : Tanıtıcı veya yanıltıcı reklam mağdurları dayanışma derneği sosyal yardım fonuna mı, bağlı olduğun sınırlı sorumlu esnaf kooparatiflerine mi, yoksa nöbetçi savcılığa mı başvurup sana ve küratörüne davet çıkartmak gerekecektir? ; bilemiyorum.. Yoksa elinizdeki bilgi, belge ve delilleri sunmanız için ek süre mi talep edersiniz bir düşünün.
Görmediklerimize inanmamızı, dininize, putlarınıza tapınmamızı, boyun eğmemizi isteyorsunuz. İzleyeni çaresiz bırakıyor, şansınızı zorluyorsunuz sevgili sanatçı, küratör, galerici entellektüel kardeşlerim.
Belki de iyiliğimizi istiyorsunuz ama bizse biliyorsunuz ki başka iklimlerin kafiriyiz ..  İnançla değil akılla sorguluyoruz yaptıklarınızı. Gördüklerimize inanıyor, delil bekleyerek, gün be gün, hangi adımdan sonra hangi adımı attığını, düşünce silsileni, hikayenin önce evvelini, sonra ahirini sormaya devam ediyoruz : Sen ve küratörün bu noktaya nasıl geldiniz?  Bu soruları nasıl oluşturdun? Yazdın mı, kopya mı çektin ; anlamak için bilmeli, seni yakından tanımalıyız. Korkma bizden zarar gelmez! Kendi tekamülünün kaçıncı basamağında yorgunluk atıyor,  sörf yapıyorsun? Hangi beklentiyle oyuncaklarını topluyor, nerede istifliyorsun ; merak bu söyle!  Yaşamla ilişkilendiriyor, sergiliyor, ganimetlerini gösteriyorsun ; bizim için bu gösteriyi hazırladınsa, küsüp arkanı dönme de bir bak, saklandığın yerden çık ve yüzümüze söyle!
Bereket Baba türbesine çevirdiğiniz sergi mekanlarındaki gizil gücünüzü, arka fondaki sır dolu törenlerinizi, mezhebinizi, cemaatinizi, kurban ritüellerinizi merak ediyoruz. Sunağa giden günah keçileri de eminim kimin adına hayatlarından olduklarını konuşabilselerdi eğer mutlaka sorarlardı.
Kitabınız, dininiz, peygamberiniz yoksa hepsi hayal mi?  Var gibi mi yapıyorsunuz?
Aldığın zamanımız, yorduğun, hırpaladığın zihnimiz karşılığı ikame eden görsellerinle acaba kaçak kiracı, fuzuli işgalci, selam verip borçlu çıktığımız istenmeyen davetsiz misafir misin ?
Biyografin, kronolojin, krimonolojin suç/sevap örgütlerinle bağın, sivil toplum kuruluşlarıyla kol mesafen, yaşın, milliyetin, coğrafyan, eğitimin, ideolojin cinsin, cibiliyetin memleketin neresidir hemşerim?
İkamet ilmühaberin, soykütüğün, fotografın, CV’in, referansların olmadan hangi işveren yüzüne bakar senin!
Yaşam serüvenini oluşturan bir kitaptaki öykünde/romanda iç sahifelerden cımbızlanarak çıkartılmış bir cümlenin bir sözcüğü olan bu sergiyle bütünü kavramak ve değerlendirmek mümkün müdür?

Ortaya attırdığın iki uydu fotografiyla anlamadığım bir dilde belki de küfür ediyorsundur kutsallarıma ; vesika göstermezsen, sözünü/derdini nasıl anlayacağız?  Mahallenin ünlüsü, çok damgalı pasaportun sahibi, ileri gelen dostların yoldaşı olsan da bizden temiz kağıdını alabilecek misin?

Gelene geçene çok sordum..


Ali Akay’ın küratörlüğünü yaptığı sergide, eyleyenin zarif teşebbüsünün aksine çok eğlenemedik. Söylediklerimizi cevaplandıracak kimseyi bulamadık ; sergi gezenler beyni alınmışçasına tepkisiz, mütebessim ve mutluydu : İzleyiciler, her zamanki gibi aşırı terbiyeli, çekingen, saygılı insanlardı. Evet bu sergiler bir kitabın, bir cümlenin içindeki bir sözcükle eşanlamlıdır dedik. Bütünü görmeden ne olayı ve sanatçıyı kavramak, ne de eleştiri yazmak mümkün değildir.

Kültür mafyasının derebeylerinin yazdığı reçetelerle beyni yıkanan sanat takipçisi genç dimağların işi zordur. Aydın sorumluluğunu yerine getirmeye çalışan insanların durumuysa bu tezgahta fecaattir.  Ezbere alınan rutinlerinde durum sorgusuz kabul edilir.. Kapan kurulur, mahcubiyetten soru soramazlar, büyük av olurlar.

İzleyici salona girer girmez ablukaya alınır,umut fidelerinin dibine kavram olarak kireç dökülür,düşünce zincirleri kopartılır, mantık silsilesi harap edilir,salonun asap bozan suskunluğunu dolduran aksak topuk sesleriyle sersemletilir.  İletişim sağlayamadığı nesnelerle gözler yorulur, beyinler tecavüze uğrar. Zihinler resetlenir.  Anlamaz durumuna getirilerek ötekileştirilir ; aşağılanır, hor hakir kılınır.  Ruhu içinden, yaşam cevheri elinden alınır kapı önüne konulur.
Perili köşkün zangoçu, uygar insanın umudunun/sevincinin celladı olarak ‘küratör’ amacına ulaşmıştır. Sergigezer eksik verilerle psikolojik işkenceye uğramakta, kurulu sistem tarafından sahte bir kültürün askerleri olarak itaat etmesi gereken savaş esirleri gibi açık düşman ilan edilmektedir.  Aydın teşebbüsü dolandırılmakta, iyi niyet iktidasızlaştırılmakta ve Ebu Garib’i aratmaz taktiklerle baskılama işlemine tabi tutulup, özne bilinçli olarak öğütülmektedir.
Bütün bunlar, sanatçının ve küratörün biricik ve benzemezliğini, seçkinliğini ispatlamak, malın değerini yükseltmek için organize işlerdir. Komplocu kültür endüstrisi bir mizansendir.
Bu, Batı sanatının sanatçıyı anlaşılmaz şekilde deforme etmesiyle başlayan eski bir artı değer oluşturma dolabıdır ; sanal mülkiyeti inşa, yaban hayattaki sınırlarını yenileyerek ifşa ve ardından başkasının emeğini, yani cebindeki parayı gasbetme yöntemi olarak icat edilmiş ve adı ‘Çağdaş Sanat’ konulmuş Amerikan malı bir oyundur. Levinas bu senaryoyu bozan düşünce gücünü şöyle tanımlıyor “Eleştiri, sanatın insanlık dışılığını ve tersine çevirmesini,insan hayatının ve zihninin bir parçası kılacak olan anlamanın zorunlu müdahalesini temsil edecektir.”(3)

Levinaslar olmasa yazdıklarımıza cami avlusunda bulunan defter muamellesi yapılacaktı.
Ne var ki, post modern bakış dedikleri, sanat yapıtından bağımsız yazı fikri, demokrat liberallerin konuya toleransla yaklaşımı, yazdıklarımızı topyekun inkardan korudu.

Gelen geçene çok sordum ; sonunda yollara pusu kurdum…


Apel kelimesinin kökeni Latinceye gidiyormuş; davet etmek, çağırmak, cezbetmek demekmiş. Yaklaşık 150 yıl önce Apelyan ailesi yaptırmış. Bina Galatasay Lisesi’nin duvarının dibinden Çukurcuma’ya doğru ilerlerken önünüze çıkar. Galeri solda ,sağa doğru kıvrılan caddenin kavisinin hemen yanıbaşında ; giriş kapısı caddeden merdivenlerle ayrılmış. Hep aile apartmanı olarak kullanılmış.Tema olarak eleştirilerim olsa da sağolsunlar sergilerini her iş üzerine detaylı açıklamalar yaparak gezdirdiler ; çabalarını anlaşılır kıldılar.
Bu tür sergilerde ‘eser’ kendini bir diyalogun başlangıcı olarak sunar.
Bu olmadığında Apel Galeri’de ‘Kültür Fizik’ sergisinde değerli galeri sahibesi, Nuran Terzioglu’na da söylediğimiz gibi, manifestosu, kronojisi, biyografisi olmayan işler ‘tezyinat’ işlevi görür ki, eski bir tartışmanın alevlenmesine neden olur.
Levinas ‘Bu tamamlama ‘sanat için sanat’ın akademik estetiğini zorunlu bir biçimde haklılaştırıyor değildir. Bu formül,sanatı gerçeğin üzerine yerleştirdiği ve onun bir efendisi olduğunu kabul etmediği için yanlıştır ; sanatçıyı bir insan olarak ödevlerinden azlettiği, onu kolay elde edilen bir soyluluk içinde güvenceye aldığı için ahlak dışıdır’ diyor.
Buradaki ‘efendilik’ kavramını Levinas büyük oranda kendi biyografisinde göreceğimiz gibi mistik ruhsal boyutunda değerlendiriyor olabilir. Biz ise kendi coğrafyamıza, toprağın kokusuna, ‘halk/topluma bağlarız ; küratör ise oyun kurucuların merkezi,cehennem yatağı global dünyanın başkenti New York’tan aldığı tamim/talimatnamelerle ilişkilendirebilir. Yeis yok ; ‘sorun’ ise anlaşılır, net olamamakta. Gereğidir..
Akbank sanat’ta küratör Ali Akay ise,sanatçı Claude Closky’yi perde arkasında tutmakla, izleyici için kolaylıkla anlaşılır olabilecek bir oyunu,kavramlara değil ama kavrayışa kurduğu tuzaklarla anlaşılmaz kılmaktadır. Kör noktalar,jet lag, sersemletmeler velev ki Batı’dan ithal edilen bu post kolonyalist sanatın doğasında var ; sen de illa ki tarihi yazan mütekebbirin diliyle titreşmek zorunda mısın?  “Sanatın en temel yöntemi,nesnenin yerine onun imgesini koymaktır-kavramını değil, yalnızca imgesini koymaktır. Bir kavram-kavranılmış nesne-anlaşılır nesnedir. Zaten eylem yoluyla ,gerçek bir nesne ile yaşayan bir ilişkiye sahibizdir;onu kavrarız,onu anlarız. Fakat imge, bu gerçek ilişkiyi, eylemin ilksel kavrayışını nötrleştirir. Şu an geçerli olan estetik çözümlemenin bittiği nokta-sanatsal bakışın o meşhur çıkar gözetmezliği, her şeyden önce kavramlara karşı bir körlüğe işaret eder”(4)
İmge,bu gerçek ilişkiyi, eylemin ilksel kavrayışını nötrleştirir ; bir kere daha altını çiziyoruz. Önemli kavramları bile kolaylıkla müptezel kılıp, sıradanlaştıracak, (amiyane tabiriyle yalama yapacak) bu tür sergiler, metinlerle, biyografilerle desteklenmediğinde, problemin çözümüne işaret etmekten ziyade,problemin parçası haline gelirler ki,çoğu zaman anlaşılmaz olmak, bulanık ortamlardan ve fonlardan nemalanmak için kafidir.
Zaten sanat için ,problemin çözümünden ziyade,konuya duyarlılık sağlayarak toplumsal bilinçle sınırlı bir görev tanımı yeterlidir ki, bunun için bile cümleyi tam, anlaşılır, dürüstçe kurmak gerekir.
Küratörler de bu bulanık ortamın yaratıcıları olarak,aydınlatmaktan öte karartıcı ve delilleri yok ediciler olarak işlevseldirler.

Sanat hiçbir zaman asla, yalnızca ‘sanat’ olmamıştır.
Sömürgecinin, gizli şifrelerini, kopyalarını/kodlarını tekrar ederek kendini çoğaltan bir virüs gibi gezinir çoğu zaman toplumun damarlarında. Zorbaca hareket eden,özgür iradeyi baskılayan ekonomik bir sektör, kendi keşlerini yaratan keyif veren bir arzu nesnesidir ki,bu kapitalizmin doğası gereği anlaşılırdır.
Post modern dünyada sanat, tahrik, tehdit, rekabet ve inkar edip, etrafını yıkarak pazar yerini açarak, mühendis işbirlikçileri ve mezarkazıcılarıyla birlikte ilerler.

Pakize Barışta  “Türkiye’de çağdaş sanat olgusu, bu nedenlerle aslında tipik bir Batı modeli ithali durumunda ne yazık ki” diyerek haksızlık mı etmiştir.?
Hayır değil ; çünkü buradaki küratör yurt dışından aynı eksikliği,anlaşılmazlığı ithal edip, tekrar ettiği için oyunun bu şekilde ‘hep’ sürdürülebilir olduğunu sanmaktadır.
Aslında bütün bu çöküş, meczup peygamber, bunların evliyası sahtekar Marchel Duchamp’la başlamıştır ki, sürekli yazıyoruz bu yol Amerikan emperyalizminin güdümlü tarih yazıcılarının bir oldu bittisidir,peşine takılmayın diye.

Çözüm mü? Çözüm Marks’ın söylediği gibi sanatın da toplum gibi evrimleşerek adım adım ilerlemesindedir.

Değmeyin bana!

Global yurttaşlarımız,aileden zengin gözümüzün bebeği küratörlerimiz, misafir sanatçılarımız! Sizler rantiye vakıflar, Amerikan,Avrupa destekli initium/inisiyatif navigatörlerle,olmazsa sivil fonlarla üç dilde tuttuğunuzu kopartır, yolunuzu bulursunuz da, bu ülkede asılsız umutlarla yoldan çıkardığınız kasabadan kente yeni göçen genç insanlar, umutlarından başka hiçbir mülkiyeti olmayan fidanlar,düz yolda şaşıp kalır.  Hafıza kaybı/kimlik krizine duçar olurlarsa hiç vicdanınız sızlamaz mı? Bunun sorumlusu olan yoksulluğun/yoksunluğun teğet bile geçmediği rantiye, burunlarından kıl aldırmayan müstemleke züppesi beylerin, tanzimatçı/açılımcı hanımların, düş yorgunu entellerin umuru olur mu?

Doğru tespiti var,iki paragrafta da cümlelerini emanet alıyorum Barışta’nın : Zenginliğin her zaman yoksulluğa ihtiyacı vardır diyor bir yerde tamam ; ama ötede,yurdunun,halkının çıkarlarını umursamadan saf tutanlar, zenginin diliyle, kolonyalistin kültürü ve çıkarlarıyla titreşenler,bu ülkenin ne kültürünün ne de aydınının çıkarlarının ve yaratıcı ruhunun, dilinin,üslubunun ezberinin, retoriğinin sömürgecinin iman tahtasına sittinsene çivili olmadığını mutlaka öğreneceklerdir.

Borges’in de söylediğini der; Biryerlere tutsağızdır,kolumuzu,yakamızı/paçamızı kaptırmışızdır: insan iradesi özgür değildir zira.
Ama bütün bunlara rağmen, Türkiye sanatçısı/insanı kendi dilini, sorgusunu,eleştiri ve kültürünü kendi rengiyle yaratmak zorundadır.

Pakize Hanımı taşa tutanlar, ansızın izleyiciler arasında fena halde ezber bozan birine denk gelirler ki, adamın karizmasını beş paraya satışa çıkarırlar.
Vur sırtına ,al ağzından lokmayı izleyicisini mumla ararlar : Ben yaptım oldular dönemi sarakaya alınır,sırt sıvazlama törenlerine yeniden ara verilir, editoryal hanutçuların uykuları kaçar, Venedik kafileleri ikrah ederler, yerli bienalcilerin tekerlerine çomak sokulur,huzurlar bozulur ‘öfke’nin gölgesi kapıda belirir ; Avrupa’nın üstünde dolaşan hayalet geri döner,zuhur eder.Bazen ütopyalar,sahte cennetler bazen de bin yaşındaki Marks, çürüyen sisteme yeniden medet olur.
İnsanlar konuşmaya, aydınlar hesap sormaya başlar.
Dostluklar yorsa da, gücü doruğunda teslim olmayı reddeten düşmanla boşluklar dolar.
Eleştiri ciddi iştir, kültür başkentinde sergi düzenlemek ise risktir.
İşgüzar ve hevesli tüm küratör kardeşlerimizedir sözümüz ; bizden söylemesi.
İzleyicilere, genç kuşaklara, bizi hatırlamayan eski filizleredir son sözümüz :
Birkere daha altını çizerek tekrar ediyoruz ; ve biliyoruz ki, sanat asla yalnızca ‘sanat’ değildir..

Sergi Akbank Sanat Merkezi İstiklal Caddesi, Beyoğlu adresinde 8 Mart’a kadar görülebilir!

eçg / Cunda

(1) Ben Buradayım,Yıldız Ecevit,Oğuz Atay’ın(..)dünyası,s389, İletişim,4.baskı 2009
(2) Taraf Gazetesi Pakize Barışta Kıyı 20 Ağustos 2008
(3-4) Levinas, Sonsuza Tanıklık, Gerçeklik ve Gölgesi S 59 Metis, 1.baskı 2003
(5)http://www.understandingduchamp.com

http://emincetingirgin.blogspot.com/2010/02/gelene-gecene-cok-sordum.html 

__________________________________________________________________

Turkish- American Artist Yucel Donmez and Contemporary Arts in Turkey

 By. Williams A. Cohen

Turkish-American artist Yucel Donmez probably stands out as the only Turkish artist followed by some famous artists around the world today.

Holding an exhibition in The Art Institute of Chicago’s Junior Museum part in 1987, Donmez introduced his own technique and style to Americans by performing for about 12 days.  Broadcasting live at the museum, American channel WGN not only announced that Yucel Donmez brought a new technique and style to world art, but also ranked the performance in prime time for 2 minutes and 30 seconds and showed live for two days.

While nearly 7 million people around America watched his performance on TV; thousands of people were present at the museum. Ed Rucha must have watched his performance that, he exhibited his paintings at Gagosian Gallery in 2012, similar to Yucel Donmez’s marble like works based upon his book ornamentations.

24

On the other hand, by using the spin technique which is popular with Americans for a decade, Damien Hirst presented his paintings to the art world.

Today, nearly 30 artists have been using Donmez’s technique since late 90’s. Besides, some of those artists had been students of Donmez’s previously.

25

There are imitators of Yucel Donmez as well and this was criticized by Chicago Tribune’s art critic Alan Artner in his article dated 3rd February 2008.

In 2008 Canadian artist Gordon Halloren made ice painting in Millenium Park and declared that he is the first to do this. In his article, Alan Artner stated that Gordon Hallore’s work cannot be even similar to Donmez and by questioning the meaning of showing an imitation as something new, he found out a new follower of Donmez.

23

Working until 2004 in Chicago, Dönmez released art works for Turkish subway stations and Taksim Funicular line which is considered as the heart of Taksim. In 1993 Donmez painted the famous “Snow” painting at Grand Park which is today known as Millenium Park of Chicago. He made his performance in two different places. One of them is the Art Institute of Chicago near Millenium Park and the other in Lake Shore. (page 1 end)

38

Donmez placed 82 meters of glass bottom installation to Anatolian Court of Justice, which is considered as the largest Court of the world and to Justice Commission floor.

Also, there are two designs of Donmez which are 300 meters and 100 meters at Kirazli Subway Station.

46

Titled as “Chicago’s Very Own” by WGN Television, Yucel Donmez giving start to his works in Turkey was criticized by art areas for some reason and exclusion began because of his arrival to America. Being the first artist to draw Snow Painting (1975) in art history, Yucel Donmez is also the first Land Art artist of Turkey. 11 rubble sculptures made by him at Kackar Mountains Kuartat Valley were exhibited in a harmony and called Nature Composition. At those years, the art of installation did not begin yet and probably Yucel Donmez was the first to highlight this art in the world. (Milliyet Art Magazine 1975, January). Why a devoted artist in his country faces with exclusion? It has only one reason: In Turkey, visual arts are monopolized by particular people. In addition banks and companies are acting according to their words as those people launched themselves as “important”. Therefore, copying appeared as almost a new art form in Turkish visual art that even artists copying a foreign artist’s work are launched with big costs.

45

When Yucel Donmez is asked about this issue, he says; “Turkey has not become Europeanized yet. Our art area is still carried out with Middle East culture and in my country we witness to games that are launched even to Sothebys, Christe and some other American galleries. Evidently, these institutional companies that are being instruments of games for money lose their credibility. For example, a Sothbeys made an agreement with some galleries in Turkey and some names presented in auction as Turkish contemporary art. Additionally, the ones bought those works were Turkish. The reason behind this is to convince the art collectors that some Turkish names are known in England and thus to gain unjust profit. The very same examples were seen in Dubai and these games gave a sacrifice. At the peak of his success, Ali Can Ertuğ the Vice President of Sothbeys, committed suicide by throwing himself from the fifth floor of his house in New York. This event was put on the records as an ordinary suicide. Yet, if it had been explored in detail, the games that were played could have come to light.

1E

Biennales are being held in Istanbul, however, there is not an artist from Turkey that is launched to world art platform yet.  Possibly, today Yücel Dönmez is the most important figure to be launched to world from Turkey, yet there is not an opportunity for this while Istanbul centered Turkish art market is in an alignment.

50

Last February, with  his group consisted of some artists named as “Unusual Care Art Group”, Yucel Donmez made a conceptual work with artist Gülsen Zengin and named it as “A snow painting and Melting Smiles”. Continuing to art events with his group in Anatolia against to monopolizing of art in Istanbul, he breaks a new ground in Turkey.

YUCEL3

In Turkey, only three art magazines are published on visual arts and one of them is Rh+ Art Magazine. While Rh+ Art Magazine was facing with some financial problems, Yucel Donmez as some artists showed interest to this matter and he donated his 60 paintings to the magazine. On account of these donations, the magazine continues to its publication life.

300X200 cm

In Turkey, art publication also presents an example of monopolization and because art critics write to catalogs with payment, there is hardly any real art critic there. In Turkey, most art collectors take masterpieces according to secondhand rumors; therefore, endeavoring artists are being ignored.  On the other hand, there are some Turkish art historians whose ethical values are not corrupted. Prof. Ismail Tunali and his student Altan Marcelli, Aysegul Sonmez and Mehmet Erguven can be considered among those names.

DSC05075

In recent years, some art museum establishments have been made in Turkey. Although, original artists should take place in an art museum, when we take a close look at Istanbul Modern Museum, we come across with many works which had been done previously in West. Consequently this is an enough reason to state that this museum is not a serious institution. While other museums are taken into consideration, only Elgiz Contemporary Museum seems to attempt to be an art museum in small scale and other museums belong to some institutions. On the other hand, Sabancı Museum draws attention with its ignorance to Turkish art while it hosts to foreign exhibitions.

DSC06897

Vasif Kortun listed in top 100 art men of the world, is known to be representing turkey in art events, yet he is ignorant about visual art practices in Turkey and he seems to be satisfied with his own acquaintances.

Whereas today, there are many art talents dealing with visual arts and there are many who have been active in art world for years in Turkey, but for some reason the ones imitating the west stands out.

AQAA

In conclusion; today while authentic artists have been disregarded in Turkey, the ones active in populism are being promoted through money and some kind of games. So, this is the reason why artists such as Yucel Donmez face with exclusion in their own countries.

47   32

image001

YUCELDIJI1

1o

1m

1P

anadolu adliye sarayiDSC05105

______________________________________________________________________________________

SANAT PİYASASINDA FİYATLARDAN BİR -0- ATILMALI / MI ???…

Tevfik İhtiyar

rh+artmagazine dergisi 102. sayı Editör

SANAT PİYASASINDA FİYATLARDAN BİR -0- ATILMALI / MI ???…

Evet… Böyle olacağını bilmek için müneccim olmak da gerekmezdi… Sürekli yazdık Dergide… Söyledik… Dilimizde tüy bitti… Anlatamadık… Sağır sultan duydu… “Bizimkiler” duymadı. Şimdi resim fiyatlarından bir -0- atılmalı mı???.. Atılmamalı mı???.. Yoksa 2009’dan başlayıp 2012 ortalarına kadar çılgınca yükselen /yükseltilen!, şişen/şişirilen!, patlayan/patlatılan!, uçan/uçurulan!  resim fiyatlarına ısrarla ve inatla bir – 0- daha mı eklenmeli ???.. Sanatçı, kapısını çalan galericiye bir fiyat, koleksiyonere bir başka fiyat, müzayedeciye ehven fiyat, sanat tacirine sehven! fiyat mı vermeli yine???.. Müzayedeci açığa satış, sanat taciri bol keseden atış, galerici hiç bir şey satamadan tüm sergiyi “satış!”mı yapmalı ağına bir av düşürebilmek için???.. Kısacası yeni oyunlar mı sahneye konmalı???..

rh sanat dergisi
Evet değerli sanatsever dostlar… Konuyu hayal ve yalan dünyasından arındırıp, doğru yola, etik temellere oturtmak için gündeme taşıyor ve tartışmaya açıyoruz. Bilindiği gibi belli çevreler gencinden yaşlısına; sıradanından duayenine her kuşaktan bir kısım ressamların eserlerini ve hatta sanatçısı yaşamayan ve genellikle çağdaş-modern eserler üzerinde oyunun kurallarını bilmeden, o konuda bilgi sahibi olmadan, sanat eserinden rant  sağlamak amacıyla fiyatları pompaladılar. Fuarlardan, yurtiçi ve yurtdışı müzayedelere. Sanatçı atölyelerinden, tacir dükkanlarına, kökü dışarıda adı içeride tabela galerilerine kadar her alanda ve her ortamda büyük bir gayretkeşlikle sanat eseri fiyatlarını olağan üstü rakamlara tırmandırdılar. Sonunda bugün gelinen noktada üç yıl gibi kısa bir sürede kartopu gibi yuvarlanıp büyüyen o fiyatlar 2012 ortalarında duvara çarptı. Artık Avrupa başkentlerinde o dünyaca ünlü müzayede evlerinde, Arap çöllerinde palmiye ağaçları altında tezgahlanan Türk sanatçıları müzayedeleri  birer anı oldu. Geçmiş bienallere bilet bulamayan izleyiciye bu yıl giriş bedava. Neredeyse bienal için evlere servis konacak. Tv reklamlarında her akşam çocuklar annelerine barbar mıyım diye soruyor ancak barbarı merak eden yok. Bienal mekanlarının sessiz, sakin havası bozulup şenlenemedi. Galeriler kira ödeyemez durumda. Sanatçılar birkaç yıl önceki fiyatlarında dirense de  yarı fiyatını veren yok. Koleksiyoner yıllar önce aldığı gibi ambalajını açmadan sakladığı işleri satmak için aldığı fiyata çoktan razı. Kasımda başlayacak fuarlar için fısıltı gazetesi şimdiden haber veriyor. Fuarlara giriş beleş olacakmış… Eh… Fenada olmaz yani… Önceki fuarlarda güzel sanatlar öğrencileri bile biletsiz giremiyordu… Sanatçılar, yazar-eleştirmenler ise girişte bin bir sıkıntı yaşıyorlardı. İşte hal böyle böyle  değerli sanatsever dostlar. Keşke öyle öyle olmasaydı da vaziyet-i coğrafya bu duruma gelmeseydi. Şimdi de oturup ah-vah etmeseydik…  Geçtiğimiz ay ziyaretine gittiğim “Milli takım” ressamlarımızdan bir dostumuz piyasada yabancı ressamların baskısından söz edip koleksiyenerlerin ve alıcıların yabancılara yöneldiğinden yakınıyordu. Eee… Alıcılar haksızda değiller yani… Kapıkule’ye kadar bol sıfırlı rakamlar, Kapıkule’den öte fiyat bile bulamayan işler… Bilinmeyen, yaban ellerinde, tanınmayan sanatçılar… Uluslar arası dolaşımı olan işlere, ismi olan sanatçılara yatırım yapmak daha doğru, daha garantili doğal olarak… Bir başka “Milli” büyüğümüz sanat ekonomisinde ve sanatsal piyasada yaşanan durgunluğun Türkiye’de ki altyapı eksikliğinden kaynaklandığını vurguluyordu. Piyasanın kulağı kesiklerinden bir sanat taciri dostumuz ise son yıllarda sanatın, sanat eserinin, sanatsal etkinliğin kurum, kuruluş ve kişiler üzerinde yarattığı statükoyu , maddi manevi kazanımları gören/duyan bir kısım iş adamlarının; o konuda kendileri yeterli bilgi birikimine, donanıma sahip olmadan, isminin önüne küratör, sanat danışmanı gibi sıfatlar yakıştıran  bilgisiz, yeteneksiz ve sözüm ona “danışman” aracılığıyla sanat galericiliği ve benzeri etkinliklere soyunarak yıllar içinde edindikleri deneyimle yetkinleşen ve sanata, sanatçıya sahip çıkan galericiliği bir yaşam biçimi edinmiş çekirdekten yetişen galericilere bu kişi ve kurumlar tarafından maddi güçleriyle darbe vurulduğu ve galericilik sisteminin çökertildiğinden yakınıyordu. İşte hal böyle böyle değerli sanatsever dostlar. Konuyu gelecek sayılarda enine boyuna dört köşe masaya yatıracağız. Yakın geçmişte oluşan/oluşturulan sanat piyasasını ve sanat eseri fiyatlarını bölüm bölüm ele alacağız. O amaçla belli başlıklar belirledik.
– “Milli Takım” ressamları – Moda ve Medyatik ressamlar – Piramidin ortasındakiler – Usta Gençler/Genç Ustalar – Cumhuriyet kuşağı ressamlar – Cumhuriyet öncesi ressamlar – Türkiye de yabancı resim
YARIŞMA
Bu yıl 10. su düzenlenecek olan “Yılın Genç Ressamı” yarışması uluslar arası oluyor. 31/12/2013 tarihi itibarı ile 40 yaşından gün almamış TC ve yabancı uyruklu tüm ressamlar yarışmaya katılabilecek. Yarışma koşullarının İngilizcesi jüri ve ödüller derginin Kasım sayısında yayınlanacak.

________________________________________________________________________________________

Cİ; KÜLTÜR YÖNETİMİNİN IŞIKLARI KAPALI MI!

Gülseli inal

Batı’ya oranla daha Türk plastik sanatı dizlerinin üzerinde doğrulmamışken,gelişim evrelerini tamamlamamışken, birden bire tepeden inme Enstelasyon,Kavramsal Sanat ve Video örneklerinden oluşan estetik tarzın Türkiye’deki estetik üretimi nasıl etkileyeceğini düşündünüz mü hiç?Ani bir girişle tüm galerileri kuşatan ve trendi bir hal alan bu tarzın geleneksel zincirin hangi halkasını oluşturduğunu sorabilir miyim? Batı sanatının 700 yıllık geçmişiyle Türk resminin 175 yıllık geçmişinin birikimi aynı mı acaba?Klasik dönemin ardından gelen modernist estetik tarzı ve çağdaş ifadeyi daha geliştirmeden ‘Güncel’ olarak adlandırılan tarza geçmek yine Batı’dan aktarma olmuyor mu? Batı kalkış noktamızsa, kendimize özgü estetiğimizi nasıl oluşturup/ koruyacağız !

Şimdi Contemporary’ye bir göz atalım.Cİ’nin yönetimde bulananların;One man Show havasında , herşeyi belirlediği,seçtiği elediği,gözleri Batı kulvarlarında bir fuar.Türk ressamlarını önemsemeyen,Türk galerilerini sınava tabii tutan otokratik baskıcı bir rejim gibi fuar yönetimin sadece kendine yararlı olduğunu çoktan kanıtladı.Ben buna sanat adına çalışma değil güç edinme mekanizmaların devreye girmesi diyorum.Sanatı düşündüklerinden kuşkuluyum,sanata para olarak baktıklarından eminim. Avrupa galerilerini Cİ’ye davet etmenin yansımaları hiç beklenmeyen sonuçlar doğurduve bundan sonra da doğurabilir.

Soru şu; Cİ; yabancı galerileri davet etmenin yanı sıra yabancı koleksiyonerleri de davet ediyor mu ! Türk resim örneklerinden almak için hangi Amerikalı ya da Avrupalı koleksiyoneri davet ediyor? Bize ait olan bir fuarda Türk resim,heykel,fotoğraf örneklerini pazarlayabiliyor mu?Fuar maddi manevi
Türkiye sanatına destek verebiliyor mu’

Sanatla ilgilenen Türk zenginlerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez.Bu beş zengin kişi Türk resim süreçlerine aldırmadan bütün sermayelerini bu fuar sırasında Valdes Manola,Marcus Luperts,Botero’ya yatırdılar.Sonuç; Türk ressamların eserlerine dönüp yan bile bakmadı.Bütün sermaye böylelikle yabancılara gitmiş oldu.Türk sanatçıları da karşıdan seyrettiler.

Yeniden soruyorum, Cİ ; dış ülkelerden galerileri ve sanatçılarını buraya taşırken yabancı koleksiyonerleri de getirtebiliyor mu ? Yabancı sermayenin fuarda yer alan resim ve heykel örneklerine bir katkısı var mı ?Yok. Öyleyse bu tantana,reklam,spekülasyon nedir? Cİ’nin bünyesinde 45 yerli galeri 57 yabancı galeri oranı bize neyi anlatıyor,uluslararası olduğumuzu mu yoksa sanatta yeni bir sömürge çağının başlanğıcını mı!Türk plastik sanatlarının arkasında ciddi anlamda hiç bir sermaye gücü yok.
Şimdiye dek ressamların,heykeltraşların para düşünmeden sanatını rahatlıkla ifade edeceği bir ortam hiç yaratılmadı.Bir anlamda Batı’da olduğu gibi, sanatçıları destekleyen bir padrone sistemi hiç yaşanmadı.Bütün sanatçılar kendi güçleriyle ayakta durmaya çalıştılar.Ne ressamları,ne heykeltraşları ne sanat yazarlarını ne de yeni yetişen genç yeteneklerin arkasında onları destekleyen sermaye oldu.Son on yılda açılan sanat müzeleri de sanatçılara katkısı beklenirken tuhaf bir biçimde sanat üzerinde erk oluşturmaya başlayarak, sanat ağırlıklı egosantrik gücün odağı haline geldiler.

Kültür yönetimine giriş yapanların ciddi bir sorumluluk taşıdığını hiç sanmıyorum.Hepsi kapitalin kaygan ağzıyla konuşup hiç biri gercek anlamda bir sanat meseni olamadı.Şimdi bile hafızalarda yer eden ve sanat meseni olarak ilk akla gelen Medici’ler olmasaydı ne Leonardo,ne Rafael ne de Michelangelo olurdu.Medici’lerin adı asırlardır bu üç dehayla birlikte anılıyor.Onlar sanata gerçek desteği vererek ölümsüzlük kazandılar.Peki bizim sanat ortamında kim ölümsüzlüğe cesaretle adım atabilecek.Herkes ölümlü dünyanın maddi hırsı içinde sanat adına bir şeyler yapıp, yazıp çiziyorlar ama hepsi geçicilik üzerine kurulu girişimler.

Şimdi; sanat fuarına Malborough galeri gelerek ne gibi maddi katkıda bulundu.!Türk resim örneklerini mi inceledi! Türk resim örneklerinden eser mi satın aldı.Hiç biri; snop bir tavır içinde kendi eserlerini satıp gitti.Londra’dan gelen Haunch of Venison Gallery ne yaptı; deli saçması enstelasyonlarıyla,heykel olmayan heykelleriyle oyuncakcı dükkanı gibi imajıyla zihinleri karıştırdı .Artam Global Art’da Laurence Jenkell’in bonnonları,şekerlemeleri sanat eseri olarak sunuldu ve ağır bir durum yarattı.Türk galerileri belli bir snobizim içinde eleyen fuar yönetimi bonbon şekerli oyuncaklı stantları gercek sanatla karıştırıyor galiba.En iyisi dekoratif sanatlarla ilgili başka bir fuar düzenlemeleri bence.

Üzerinde durmak istediğim stantlar ise; Çağla Cabaoğlu galeride Lolita ASİL’in işleri,özellikle gökkuşağı ve kadavralar üzerinden ürettiği çalışmalar çok iyi.Maria Kılıçlıoğlu’nun yerleştirdiği üç heykeli; Köpek Balığı,Sövalye,Özgürlük adlı heykelleri,Yusuf Taktak’ın son ürettiği iki tuval.Koskoca fuardan geriye kalan sadece bunlar.Kültür yönetimi zor iştir beyler,hele karşımızda dev gibi kültür emperyalizminin işleyen çarkları varken…

___________________________________________________________

SABAH GAZETESİNDEKİ ÜNAL GÖĞÜŞ SÖYLEŞİSİ ÜZERİNE

logoSabah

Sabah gazetesinde Ünal Göğüş ile resim koleksiyonu üzerine bir söyleşi yer aldı ve okuduğumuz zaman hayretler içinde kaldık. Üstelik Sayın Ünal İstanbul Modern’in de mütevelli heyetinde.
Ünal bey söyleşisinde tavsiyelerde de bulunuyor ve bugün koleksiyoncuların alması gereken isimleri sayıyor. Yani gülermisin, ağlarmısın. Ya kardeşim sen sanat eleştirmeni misin. Nereden biliyorsun o saydığın isimlerin hangi sanat değerinde olduğunu. Zaten bizde sanata yatırım yapanlar kulaktan koleksiyoner olarak ün yapmışlar bari siz bir müzenin mütevelli heyetinde bulunan bir isim olarak böyle bir hataya düşmemeliydiniz.
Hermes çanta alıyor gibi tablo topluyorlar diyorsunuz ve peşine de şu isimlerden almalarını tavsiye ediyorum diye de fikir yürütüyorsunuz.
Son 8-10 yılda sanat koleksiyonerliği konusunda oldukça fazla yol kat ettik demiş Sayın Göğüş. Fakat nedense sanat koleksiyonerliğinin yanlış yönlendirildiğini, ülkemizde maniplasyon yapıldığını ve kopya işlerin çok olduğunu , bugün çok büyük isimlerin bazılarının bile yabancı sanatçılardan tırtıklamış olduklarını dile getirmemiş ve söyleşiyi yapan arkadaş da bu konuda soru yöneltmemiş.
Sürü psikolojisi var demiş Sayın Göğüş. Doğru vurgulamış. Zaten nede sürü psikolojisi yok ki.
Sayın Göğüş’e biz şunu sormak istiyoruz: acaba bugüne kadar ülkemizde görsel sanatlar konusunda ne doğru ne yanlış yapılıyor ilgilendiniz mi. İlgilenmemiş olduğu o kadar açık belli ki yapılan söyleşide. Her neyse yine de görsel sanatlar adına Sabah gibi ulusal bir gazetede açıklamalar yaptığı için teşekkür ediyoruz.
Sabah gazetesindeki söyleşiye şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2011/06/19/hermes-canta-alir-gibi-tablo-topluyorlar

3 thoughts on “Medyadan ilginç sanat yazıları”

  1. Engin Varol said:

    Bir tablonun önünde konuşamıyanlar, Reklama gelince Bülbül oluyorlar.
    Bir eserin önünd de Dut yemiş Bülbül.

  2. Aydan Uğur Ünal said:

    Nur Yılmaz r yazın muhteşem, bir insandaki sanat aşkı ancak bu kadar güzel ifade edilir. Duygularıma tercüman oldun sağol

  3. Engin Varol said:

    Ressam, para için resim yapan. Sanatcı, sanat için hayatını ortaya koyan..Ressamı sanatcı yapan, etrafındaki dalkavuklar,.para kazanmak için,.o da kendini sanatcı zanneder…Sanatcı sadece ESER yapar…etrafındakilere aldırmadan…Çünkü onun düzeyi..100 yıllar sonrasıdır. Tarihte hiç bir Sanatcı zamanın da anlaşılamamıştır…Anlaşılamayacaktır…Maalesef

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s